Çarşamba, Kasım 12, 2008

Atatürk... ve kitaplar

Atatürk Ne Tür Kitaplar Okurdu? Mustafa Kemal daha öğrencilik yıllarından itibaren sıradan birisi olmadığını belli etmeye başlamıştı.

Kendisi öğrencilik yıllarındayken gözlemlemiş olduğu siyasi olaylara kafa yormaktaydı. Bunun böyle gitmeyeceğinin farkındaydı. Toplumu ve milleti bir gün kurtarmak gerekecekti bu gidişattan. Bunu çok iyi biliyordu. Ve Mustafa Kemal'in aydınlanma sürecine katkısı olanlar da elbette okuduğu ve etkilendiği yazarlar, şairler oldu.

Atatürk'ün başucu kitaplarından biri Fransız düşünürü Jean Jacques Rousseau'nun "Mukavele-i içtimaiyye"si yani "Toplum Sözleşmesi"dir. Fransız Devrimi'ne de kaynaklık eden bu kitap 1756'da yazılmış; ama Türkçe'ye ancak 150 yıl sonra çevrilebilmiştir.
Bugün Çankaya Köşkü'nün "Atatürk Kitaplığı"nda saklanan kitabın 156 ncı sayfasındaki birkaç satırın yanında, Atatürk'ün "Mühimdir" notu vardır. Altı çizili bu satırlarda şu iki cümle yazılıdır: "Egemenlik gücü basit ve tektir. Bu gücü bölmek, yok etmek demektir."

Aslında "Atatürk Kitaplığı"ndaki her kitabın ve bu kitaplarda altı çizilen her satırın ayrı bir öyküsü vardır. Bunlardan biri de İsmail Hakkı Babanzade'nin "Hukuk-u Esasiyye"sinde (Temel Haklar) yer alır.
Gazi'nin 1923 yılında, Cumhuriyet'in ilân edilmesinden önce okuduğu bu kitabın 119 ncu sayfasında Montesqueu'den (altı çizili) bir alıntı yapılmış. Aynen şöyle:
"Cumhuriyet ve demokrasileri yaşatan genel kural, siyasi fazilettir."
Bugün ülkenin dört bir yanına asılı "Cumhuriyet fazilettir" atasözünü borçlu olduğumuz bu alıntının yer aldığı kitapta Atatürk'ün el yazısıyla düştüğü küçük bir not daha var. Nottan ziyade, bir hesap bu:
Kitabın kenarına eski Türkçe olarak alt alta "1923" ve "1789" sayıları yazılıp çıkarma işlemi yapılmış. Sonuna da "134 sene evvel" notu düşülmüş. Bu küçük hesap, Türk devriminin, Fransa'daki atasına göre 134 yıl geciktiğini belgeliyor.

Atatürk'ün okuduğu kitaplar arasında yer alan Rene Grousset'in "Uzak Doğu Tarihi" isimli kitabının "Budizm" başlıklı metninden:
Budizm metafiziği, bilinemeyenler alanına bakmaktadır.Buda'nın öğrencilerinden Malunkyaputta bir gün Buda'ya doktrininin "dünyanın başlangıcı ve insanın ölümsüzlüğü" konusunda cevap vermemesini hayretle karşıladığını açıklamıştır. Buda cevap olarak "bunların cevabının bulunmamasının barış (ahlak) yolunda hiçbir ilerleme sağlamayacağını belirtmiştir: "Barışa hizmet eden benim, size öğretmeye çalıştığım acı konusundaki gerçek, nedeni ve ortadan kalkmasıdır." Tüm boyutları korunarak, temel Budizm'in bir tür bilinemezci pozitivizm olarak gözükmektedir.

ATATÜRK'ÜN KİTAPLIĞINDAKİ TÜRKÇE VE OSMANLICA KİTAPLARDAN BAZILARI

Ahmet Vefik Paşa : Lehçe-i Osmani
Ahmet Vefik Paşa : Lehçe-i Osmani
Mehmet Salahi : Kamus-u Osmani
Avram Galanti : Türkçede Arabi ve Latin Harfleri ve İmla Meselesi
Mehmet Ali : Tahsil-i Lisan-ı Alman
Nüzhet : Kendi Kendine Almanca
Ahmet Cevat : Türkçe sarf ve nahif
Kazım Nami : Türkçe Oku, Türkçe Yaz
Mithat Sadullah : Latin Harflerinin Türkçeye tatbiki
İbn Emin Mahmut Esat : Tarih-i Din-i İslam
Osman Bin Süleyman : Kamus
Lütfullah Ahmet : Hayat-ı Hazret-i Muhammet
Abdunnaim Bin Hasan : Ceridetül Evail ve Hamidetül Evahir
Ahmet Halit : İslam Büyükleri
Abdurrahmanil Cami : Tercüme-i Nefhatül İnsan
Mehmet Cemil : Hukuku Düvel
Katip Çelebi : Cihannuma
Feridun Bey : Feridun Bey Münşeatı
Mehmet Bin Sait : Kitabü'l Tabakatü'l-Kebir
Şemseddin Sami : Kamusu Alam (6 cilt)
Şemseddin Sami : Kamusu Okyanus
H.Z. Ülken : Aristo Metafizik
Süheyl Ünver : İbn-i Sina
Ahmet Rifat : Lügat-ı Tarihiye ve Osmaniye
M.Fuat : Amerika'da Tükler ve Gördüklerim
Rıza Tevfik : Kamus-u Felsefe
Cemal Paşa : Hatırat (1913 - 1922)
Mehmet Cemil : Sulhta ve Harpte Hukuku Düvel
Evliya Çelebi : Seyyahatname
Suphi : Tekmiletül'l-iber
Lütfi Simavi : Devr-i İnkılap
Mustafa Necip : Selimname
Osmanzade Taib : Hakikatü'l Vüzera
Ahmet Saip : Vaka-i Sultan Aziz
Ahmet Hilmi : Tarih-i İslam
Mazhar Fevzi : Hayr-i Sahil
Ziya Paşa : Endülüs Tarihi
Resulzade Mehmet Emin : Azerbaycan Cumhuriyeti
Ali Reşat : Tarih-i Osmaniye
Ali Reşat : Kurun-u Cedide Tarihi
Sebahattin : İttihat ve Terakki Cemiyetine Açık Mektuplar
Mahmut Esat : Tarih-i Dini İslam
Ahmet Mithat : İnkılap
Ahmet Cevdet : Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa
Mustafa Efendi : Tarih-i Selanik
M. Şemsettin : İslam Tarihi
Ahmet Rasim : Osmanlı Tarihi
Necip Asım : Türk Tarihi
Mustafa Nuri Paşa : Netayic-ül Vukuat
Mehmet Zihni : Neşahir-ün Nisa
Mehmet Şemsettin : Mufassal Türk Tarihi
Ziya Gökalp : Türk Medeniyeti Tarihi

ATATÜRK'ÜN OKUDUĞU YABANCI KİTAPLARDAN BİRKAÇI

M. Roux de Rochelle : Etats-Unis D'Amerique
M. Dubois de Jancigny ve M. Xavier Raymond : Inde
M. Chopin : Russie
M. G. L. Domeny de Nenzi : Oceanique
Bary de St Vinvent : Iles de l'Ocean
M. Ph. Le Bas : Etats de la Confederation Germanique
M. Van Hasselt : Belgique et Hollande
M. Louis Lacrcix : Iles de la Grece
M. Louis Lacrcix : Chili, Paraguay, Uruguay, Buenos Aires
Champollion Figeac : Egypte Ancienne
M. J. J. Marcel : Egypte depuis la conquete des Arabes
Rozet et Carette : Algerie, Etats Tripolitains, Tunisie
Lavalle ve Gueroult : Espagne
M. Ph de Golbery : Histoire et Description de la Suisse et du Tyrol
M. G. Pauthier : Chine et son Description Historique
M. Chepin ve A. Ubicini : Provinces Danubiennes et Roumanies
M. Ph. le Bas : Suede et Norvege
Ferdinand Denis : Portugal
Ferdinand Denis : Afrique
Ferdinand Deniz - M. C. Famin : Bresil, Colombie et Guyane
M. Larenaudiere ve M. Lacroix : Mexique Guatamala Perou
M. Davezat : Iles de l'Afrigue
M. A. Tardieu, M. S. Cherubini : Senegambie et Guinee
M. N. Desvergers : Nubie, Abyssinie
Lacroix Yanoski : Italie Ancienne
M. Le Chevalier Artaud : Italie Sicile
Frederic Lacroix : İles Baleres et Pithyuse
M. Friess De Colonma : Histoires des Antilles
M. Elias Rensult M. Roux De Rochelle : Villes Anseatiques
M. Ferdinand Hoeger : Chaldee Assyrie Medie Babylonie
M. Neel Desverges : Arabie
S. Munk : Palestine Description Geographique historique et areheologique
Jean Yanosky ve M. Jules David : Syrie Ancienne et Moderne
M. Dubeux : Tatarie, Beloutchistan
M. V. Valmont, M. Xavier Raymond : Boutan et Nepal
Ernest Lqvi see ve Alfred Rambaud : Histoire Generale du IV e Siecle a nos jours (12 cilt)
Jean Jaures : Histoire Socialiste de la Revolution Française
Hilaire de Barenton : Le Mystere des pyramides

ATATÜRK'ÜN DİL DEVRİMİ SIRASINDA ÇALIŞTIĞI KİTAPLARDAN BAZILARI

H. F. Kuergic : Psychologie de Quelgues Elements des Langues Turques (1)
Vilhelm Thomson : Inscription de l'Orkhon
M. Guizot : Dictionnaire Universel des Synonymes
M. Brasseur de Bourburg : La Langue Maya
Hilaire de Barenton : L'Origine des langues des Religions et des Peuples





Eskişehirde .. Aslında karşılamalarda kurban kesilmesine izin vermez müdahale eder kestirtmezmiş :)
Geometri Kitabı yazan Atatürk..
Müsellesin, zaviyetan-ı dahiletan mecmu’ü 180 derece ve müselles-i mütesaviyü’l-adla, zaviyeleri biribirine müsavi müselles demektir.” yerine “Üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir ve eşkenar üçgen, açıları birbirine eşit üçgen demektir.” dememizi Atatürk’e borçluyuz.


“Müsellesin, zaviyetan-ı dahiletan mecmu’ü 180 derece ve müselles-i mütesaviyü’l-adla, zaviyeleri biribirine müsavi müselles demektir.”

Osmanlıca bilmeyenlerimizin bu cümleyi anlayacağını sanmıyoruz. Bugün kullandığımız Türkçe ile yukardaki cümle şu anlama geliyor: “Üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir ve eşkenar üçgen, açıları birbirine eşit üçgen demektir.”1937 yılından önce öğrenciler metamatiği Osmanlıca terimlerle öğreniyorlardı. Daha doğrusu öğrenmiyorlar, ezberliyorlardı. Ta ki, Atatürk’ün bizzat yazdığı Geometri kitabında yeni matematik terimler geliştirilene kadar.

1937 yılının Kasım ayında yeni bir eğitim ve öğretim yılına girilirken, Mustafa Kemal Atatürk, Türk Dil Kurumu’nun çeşitli bilim dallarına ait Türkçe terimleri saptadığını, bu sayede dilimizin yabancı dillerin etkisinden kurtulma yolunda esaslı adımını attığını ilan eder. Aynı yıl okullarda, eğitim Türkçe terimlerle basılmış olan kitaplarla başlar ve bu olay kültür hayatı için önemli bir adım olur. Atatürk, dilde özleşmeyi olanakların son kertelerine kadar zorlamış, bilim ve düşün dilinin sadeleştirilmesinin ve eğitimin Türkçe yapılmasının gerekliliğini önemle vurgulamıştır.


Atatürk’ün geometri kitabı

Bilimsel terimlerin Türkçeleştirilmesinde karşımıza çıkan ilk adım yine, Atatürk’ün 1936-37 kış aylarında kendisinin yazdığı ve geometri öğretiminde yol gösterici olarak tasarlanan 44 sayfalık bir geometri kitabı. Kitap, 1937’de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yazar adı konmadan yayınlanmış, 1971 yılında da ikinci bir baskısı Türk Dil Kurumu tarafından çıkarılmış. Kitapta yer alan, günümüzde de kullanılmakta olan pek çok terim, Atatürk tarafından türetilmiş. Atatürk’ün türettiği sözcükler ile daha önce kullanılan Osmanlıca sözcükler karşılaştırıldığında yapılan işin önemi ortaya çıkıyor. Tablodan da görülebileceği gibi bugün kullandığımız matematik terimlerinin hemen hemen tamamı Atatürk tarafından türetilmiş, başka bir ifadeyle bu sözcüklerin büyük çoğunluğu tutmuş. Atatürk’ün önerdiklerinden sadece “varsayı, pürüzma, dikey üçgen, dikey açı, tümey açı, imsiy, ökül, yüre” terimleri yerine, bugün sırasıyla “varsayım, prizma, dik üçgen, dik açı, tümler açı, benzerlik, tüm/bütün, küre” terimleri kullanılıyor.

Osmanlıcası Atatürk’ün önerdiği

Bu’ud - boyut

mekan - uzay

satıh - yüzey

kutur - çap

nısf-ı kutur - yarıçap

kavis - yay

muhit-i daire - çember mümâs - teğet

zâviye - açı

re’sen mütekabil zâviyeler - ters açılar

zâviyetan’ı mütabâdiletân-ı dâhiletan - iç ters açılar

kaaide - taban

ufkî - yatay

şâkulî - düşey

amûd - dikey

zâviyetân-ı mütevâfıkatân - yöndeş açılar

va’zîyet - konum

mustatîl - dikdörtgen

muhammes - beşgen

müselles-i mütesâviyü’l-adlâ’ - eşkenar üçgen

müselles-i mütesâviyü’ssâkeyn -

ikizkenar üçgen şibh-i

münharif - yamuk

mecmû - toplam

nisbet - oran

tenasüb - orantı

mesâha-i sathiyye - alan

müştak - türev

müsavi - eşit

mahrut - koni

faraziye - varsayı

hat - çizgi

mukavves - eğri

seviye - düzey

dılı - kenar

muvazi - paralel-koşut

menşur - pürüzma

hattı mail - eğik

veter - kiriş

re’s - köşe

zaviyei hadde - dar açı

hattı munassıf - açıortay

muhit - çevre

kaim zaviyeli müselles - dikey üçgen

tamamlıyan zaviye - tümey açı

murabba - kare

mümaselet - imsiy

umumi totale - ökül

küre - yüre

KUTU

Agop Dilaçar:

‘Atatürk’ün prensipleri doğruydu’

Atatürk’ün dil çalışmalarını yakından izleme olanağı bulan tanınmış dil uzmanı Agop Dilaçar, Atatürk’ün yazdığı geometri kitabı üzerine şunları söylüyor:

“Atatürk hep matematikle uğraşırdı. Eski geometri terimleri çok ağdalı idi. Ben bile uzun uzun bu terimleri okuduğum halde, şimdikiler karşısında güçlüğünü daha iyi anlıyorum. Pedagojide bir gerçek var: Fikir yolunun açık olması, bir ipucunun bulunması lazımdır. Yoksa bir külçe gibi çöker. Müselles kelimesini ele alalım. Arapça okullarımızdan kaldırılmıştır. Sülüs’ten müstak (türetilmiş) bir kelime olduğunu öğrenici nasıl bilsin? Arapça yoğurucu bir dildir. Örneğin müsteşrik, şark kelimesinden gelmiş bir kelimedir. Önüne, ortasına, arkasına birtakım heceler eklenmiş. Bunun aslını bulmak bir Arapça gramer meselesidir. Okullarımızdan Arapça, Farsça kaldırılmış olduğundan, öğrenici “müselles”i kütle kelime olarak karşısında görecektir. “Üç” aklına gelmeyecektir. Ama müselles yerine üçgen dersek, bir üç var. “Gen”, Atatürk’e göre “genişlik”ten alınmıştır. Bir ipucu var. “Dörtgen”, dörtten gelmiştir. Bir ipucu vardır. Eşit, denk anlamına gelen eş’ten gelmiştir. Ama müsavi Arapça bir kelimedir. Bu sebeple Atatürk’ün prensipleri burada da doğru idi. Onun için bu en ağdalı olan bilim dalını ele aldı ve kitabı örnek olarak bıraktı.”

(Kaynak: S. A. Terzioğlu; Atatürk 1936-1937 yılında bir “geometri kitabı” yazmıştı. Cumhuriyet gazetesi, 15 Haziran 1971, s.1 ve 7.)

KUTU

Atatürk Sivas Lisesi’nde matematik dersi veriyor

Atatürk, 1937 yılının 29 Mart’ında, ceyb (sinüs) ve teceyb (cosinüs) terimlerinin karşılıklarının bulunması için Ulus Gazetesi’ne ilan verdirerek bir yarışma açtı. Daha sonra, hazırlanan tüm terimler üç aylık Türk Dili Belleten Dergisi’nin Ekim 1937 tarihli sayısında yer aldı. 26 Eylül’de yapılan 5. Türk Dil Bayramı etkinlerinin de yer aldığı sayıda; matematik, fizik, kimya, biyoloji, zooloji, botanik, jeoloji terimlerinin Türkçe karşılıkları, Osmanlıca ve Fransızca adları bulunmaktadır.

Terim çalışmalarının ülkedeki etkilerini Atatürk, fiili olarak da inceledi. Ülkedeki pek çok okulu ziyaret ederek öncelikle matematik derslerine girdi ve öğrencilerin dersteki başarılarını gözlemledi. 1937 yılında Kültür Bakanı Saffet Arıkan, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Sabiha Gökçen, İsmail Hakkı Tekçe ve yaveri Naşit Mengü eşliğinde bir heyetle Sivas Lisesi’ne gitmişti. Lisenin 9-A sınıfında programdaki geometri (o zaman ki adıyla hendese) dersine girmiş bu derste bir kız öğrenciyi tahtaya kaldırmıştı. Öğrenci, tahtada çizdiği koşut iki çizginin, başka iki koşut çizgiyle kesişmesinden oluşan açıların Arapça adlarını söylemekte zorluk çekip yanlışlıklar yapınca durumdan etkilenen Atatürk tepki gösterdi. “Bu anlaşılmaz Arapça terimlerle, öğrencilere bilgi verilemez. Dersler, Türkçe yeni terimlerle anlatılmalıdır.” diyerek tebeşiri eline aldı, tahtada çizimlerle ‘zaviye’nin karşılığı olarak ‘açı’, ‘dılı’nın karşılığı olarak ‘kenar’, ‘müselles’in karşılığı olarak ‘üçgen’ gibi Türkçe yeni terimleri kullanarak, birtakım geometri konularını bu arada Pisagor teoremini anlattı.

(Kaynak: Ömer L. Örnekol’un anıları. Bilim ve Teknik, Kasım 1982, Sayı: 180.)
Atatürk, Cumhuriyet ve Türk Dili
ATATÜRK ve DİL EĞİTİMİ

SİVAS LİSESİ'NDE GEOMETRİ DERSİ

Atatürk, Sivas Kongresi'nin toplandığı Sivas Lisesi'ne, Lise Müdürü ve Matematik öğretmeni Ömer Beygo ve Başyardımcısı Felsefe öğretmeni Faik Dranaz ve öteki ilgililerle Kongre salonuna geldiler. Burada önce, 4 Eylül 1919 da tarihî kongrenin toplandığı Kongre salonunu ve özel odasını gezdi ve o günkü dekoru aynen korunan bu oda ve salonda o güne ait hatıralarını anlattı. Sonra topluluk halinde Lisenin 9/A sınıfında programdaki Hendese (Geometri) dersine girdi. Bu derste bir kız öğrenciyi tahtaya kaldırdı. Öğrenci tahtada çizdiği koşut iki çizginin başka iki koşut çizginin kesişmesinden oluşan açıların Arapça adlarını söylemekte zorluk çekiyor ve yanlışlıklar yapıyordu. Bu durumdan etkilenen Atatürk, tepkisini, "Bu anlaşılmaz Arapça terimlerle, öğrencilere bilgi verilemez. Dersler, Türkçe, yeni terimlerle anlatılmalıdır." dedi ve tebeşiri eline alıp, tahtada çizimlerle "zaviye"nin karşılığı olarak "açı", "dılı" nın karşılığı olarak "kenar", "müselles"in karşılığı olarak da "üçgen" gibi Türkçe yeni terimler kullanarak, bir takım Geometri konularını ve bu arada Pythagoras teoremini anlattı.
Atatürk, dilimize karşılığı "koşut" olan "muvazi" kelimesinin yerine kullandığı "paralel" teriminin kökenini açıklarken Orta Asya'daki Türklerin, kağnının iki tekerleğinin bir dingile bağlı olarak duruş biçimine "para" adını verdiklerini anlattı.
Atatürk, bu derste aynı zamanda ders kitaplarının birkaç ay içinde Türkçe terimlerle yazdırılıp bütün okullara ulaştırılmasını emir buyurdu.
(Önerkol: "Tarihsel Bir Anı", Bilim ve Teknik: Kasım 1981, Sayı: 180, s. 16.)


Sivas Lisesi'nde Geometri ders verirken - 13 Kasım 1937----

Bu kısım benim düşüncelerimden oluşuyor..Can Dündar'ı eleştirenlere dayanamayanlar okumasın..!!

Can Dündar bu kayıtlara erişememiş sanırım :)) Hani inzivadaydı ya Atatürk sarayında.. Beni ekibine alsa ben ona google'dan bulurdum bu bilgileri kaynağıyla hemde :)

ATATÜRK GEOMETRİ KİTABI YAZDI:

A. Dilaçar Anlatıyor:

"Geometri kitabını Atatürk, ölümünden bir buçuk yıl kadar önce Üçüncü Türk dil Kurultayı (24-31 Ağustos 1936)'ından hemen sonra 1936-19137 yılı kış aylarında Dolmabahçe Sarayı'nda kendi eliyle yazmıştır.
1936 Sonbaharında bir gün Atatürk beni, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman'ın yanına katarak Beyoğlu'ndaki Haşet Kitabevi'ne gönderip uygun gördüğümüz Fransızca Geometri kitaplarından bir tane aldırttı. Bunlar Atatürk'le birlikte gözden geçirildikten sonra, yazılacak Geometri kitabının genel tasarısı çizildi. Bir süre sonra ben ayrıldım ve kış aylarında Atatürk bu eser üzerinde çalıştı. Geometri kitabı bu emeğin ürünüdür.
(Dilâçar, A. : "Geometri" kitabının "Önsöz"ü, Türk Dil Kurumu Yayını, 1981, s. V)

Atatürk'ün, 10 Ocak-9 Mart 1937 tarihleri arasında yazdığı bu eseri, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 1937 yılında Devlet Basımevi'nde bastırılmıştır. "Geometri" adını taşıyan bu kitapta bu adın hemen altına şu kayıt düşülmüştür:
"Geometri öğretenlerle bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olarak Kültür Bakanlığı'nca neşredilmiştir".


Üstteki yazı Sosyalci.org..tan alınmadır..




Yazdığı eserler..
Atatürk hakkında..


Atatürk' e ait gizemler..
İlhan Selçuk Yazmış..

Salı, Kasım 11, 2008

asi gece kuşu

DÜN AKŞAM BİR KUŞ GÖRDÜM CAMDA,
KANATLARINDA YANLIZLIK
PERİŞANLIK, YÜKLÜ BİR KUŞ,
SADECE GECE KUŞU,

NEYDİ SIKINTISI SORSAM MI Kİ,
SEFALET Mİ, AÇLIK MI?
YOKSA SADECE YANLIZ KALMAK MI?
DERDİN NE GECE KUŞU...

HEY DEDİM "BE HEY GECE KUŞU!
DİNLE BENİ DİNLE Kİ,
DİNSİN BU BİTMEYECEK HUŞU,
BELLİ SESLENMEDİ,
BESBELLİ DERTLİ BU GECE KUŞU,

NEDEN ÜZÜLÜYORSUN Kİ,
NEDEN SIKILDIN DÜNYADAN,
ÇEKMEK ZOR MU DERTLERİ,
SENDE NE DERT VAR Kİ GECE KUŞU,

CANIN MI SIKKIN,
ÖT YÜREĞİN YETTİĞİNCE,
VE SADECE HAYKIR MUTLULUĞU,
DERT DOLU DÜNYAYA GECE KUŞU,

VE SEV İNSANLARI DOYASIYA,
AĞLASAN NE OLACAK SANKİ,
ENGİN DENİZLER Mİ YARATACAKSIN KÜÇÜK GÖZLERİNLE,
GEL DÜNYAYI SEN DE SEV GECE KUŞU...


Hakan Kesiciler

Bunu
kaçırmışım..İbekingte gördüm.. İyi yazı ve fil betimlemesi harika..

Birde bunu okuyalım ki neyin araştırma neyin görüş olduğunun farkına varalım..Ya da bulunanları nasıl yorumlarlar görelim..

Pazartesi, Kasım 10, 2008

müzik ruhun gıdası..

Bu sabah Uzunbey ,ben ve Ares Çalış'a yürüyüşe gittik.Geçtiğimiz hafta da sabah gidip yürümüş,oradan işe gitmiştik.Bu sabah önce yürüdük sonra da her zamanki yerde Kılçadır da masalarda denize karşı oturup çay içtik.Bir ara sirenler çalmaya başladı ve sahildeki tüm Türkler , biz dahil saygı duruşunda bulunduk.Yabancılar ne olduğunu anlamadan bizi seyrettiler.

Akşam da Fethiye Güzel Sanatlar Derneğinin Kültür Merkezindeki Ata'yı anma konserine gittik.Konser çok güzeldi.En azından bana öyle geldi.Söylenen tüm şarkıları biliyordum ve onlarla söyledim .

Dağlar dağlar viran dağlar
Yüzüm güler kalbim ağlar
Yüreğimden kanlar damlar
Bir olaydı pir olaydı
Ne olur benim olaydı..

Mayadağ'dan kalkan kazlar, Yemen Türküsü(çok sevmem ama bilirim), Benim en sevdiğim şarkılardan Yadeller,Sadettin Kaynak..

Yad eller aldı beni
Taşlara çaldı beni
Yardan ayırdı felek
Gurbete saldı beni

Yol verin geçeyim
dumanlı dağlar
Dağların ardında
nazlı yar ağlar

Düştüm onulmaz derde
Nerde yiğidim nerde
Yol uzun gurbet acı
Dağlar var ara yerde

Yol verin geçeyim dumanlı dağlar
Dağların ardında nazlı yar ağlar

İstanbul Türküsü -Mendilimin Yeşili)


Mendilimin yeşili
Ben kaybettim eşimi
Al bu mendil sende dursun
Sil gözünün yaşını

Aman doktor canım gülüm
doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm
doktor bana bir çare

Mendilim benek benek
Ortası çarkıfelek
Yazı beraber geçirdik
Kışın ayırdı felek
Aman doktor
canım gülüm doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm doktor bana bir çare

Mendilim turalıdır
Sevdiğim buralıdır
Geçme kapım önünden
Yüreğim yaralıdır

Aman doktor canım gülüm
doktor derdime bir çare
Çaresiz dertlere düştüm
doktor bana bir çare .

...
Yine çok sevdiğim ..

yine bu yil ada sensiz
yine bu yil ada sensiz icime hic sinmedi
dilde yalniz dolastim hep gozyaslarim dinmedi
bende sastim nasil oldu yuregime inmedi
bilme yalniz dolastim hep gozyaslarim dinmedi
.... ... ...

Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı :))

Konserde solo ya çıkan bir arkadaşımız da vardı..

Ahmet Bey, onun da şarkısı;

Kimseye Etmem Şikayet

Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime


Kemani Serkis Efendi
en sevdiğim şarkılardan oluşan bir programla akşamı geçirdik.Daha sevdiklerim var ama onlara da bir başka gün bakarız artık.

Konser bitiminde arabayla eve döndük ki oğluşlar bizi bekliyor.

Pazar gününü mangalda Kuleli koyunda geçirdik.. Uzunbey'le ortak arkadaşlarımız var,onlarla..Balık bile tuttular bir ara.

Ares artık 4 aylık.

Akşam koya bakan tepe güneşi kapattığından erken hava karardı,bizde en son artık yemekten sonra kahvelerimizi de içip koydan ayrıldık.


Balık tutarken kullanılan Mamunlar..
İlk resim : Benim evde üst balkon.Selluka
..... .... ....

Biyonikkedinin bloğunda son yazıya gelen yorumda bir link var..Teşekkürler Didem :))

Yine bir On Kasım ..Burdayız Atam


ATATÜRK'E
Yine harmanımız rüzgâr bekliyor;
Es yine es yine, samanı savur.
Çak yine, çak yine, Masmavi Şimşek!
Bu kutsal çorağın özlemi yağmur.

İn yine, in yine, Sarı Yıldırım!
Ayrıklı tarlayı aydınlat, kavur.
Bugün de gecede sayıklayan var,
Bugün de yobazca adımız gâvur.

Dal şu yüce dağlar gibi tekneye
Sevgi ekmeğini mayala, yuğur.
Doğ yine, doğ yine yurdun üstüne
Sensiz yüreklerin ateşi soğur..

Behçet Kemal ÇAĞLAR


Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip ile Ankara Ahlatlıbel'de arkeoloji çalışmalarını izlerken (5 Mayıs 1933)
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, sınav sonucunda başarılı olan gence mendilini hediye ederken (25 Mayıs 1933)
Ulu önder Ankara'da açılan bir sergide heykel incelerken (1934)

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal, Ankara Kız Lisesinde Başbakan İsmet İnönü ve Afet İnan ile birlikte (12 Mayıs 1934)

Cumhurbaşkanı Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'nda açılan resim ve heykel sergisine gelirken
(20 Eylül 1937)


ATATÜRKÇÜLERE
Öyle sırtüstü yatıp dinlenecek gün değil;
Daha yapacağımız çok şeyler var, çocuklar!
Ne kadar erken yağdı, gördünüz ya, yeniden
Nice güvendiğimiz dağlara kar, çocuklar!
İlerden, ta uzaktan el ediyor durmadan
Batılı arkadaşlar; vaktimiz dar, çocuklar!
Toplandık mı başbaşa, verdik mi el ele biz
Su çekilir, dağ çöker, bora susar, çocuklar!
Hele kuru kütükler ayıklansın bir kere
Tadından çatlayacak dallarda nar, çocuklar!
Sizi bir bir tanıyıp alnınızdan öpmeye
Mustafa Kemal yolda, hey bahtiyar çocuklar!
Behçet Kemal ÇAĞLAR

Cumhurbaşkanı Atatürk, Tunceli Pertek Halk Evi önünde (17 Kasım 1937)
ATAM İZİNDEYİZ!
Atam, hala yaşıyorsak: Edepsizlik sayesinde!
Altı oku soruyorsan, Politika dehlizinde!
Hele partin senden sonra, Devrimlerin tavizinde!
Vasfedeyim halimizi, Kalemime ver izin de!
Yobazlarla gericiler, Onlar bizden daha zinde!
’Atam, Atam..’ derler ama, Bir adınız var sizin de..
Halkçılıkla devletçilik: Anlatamam, çok hazin de..
Çoktanberi sahteciler, Ağır çeker her vezinde!
Tek umut var, o da yalnız, Amerikan dövizinde!
Sorma Ata’m, halimizi, Hal mi kaldı anlatacak..
İşte geldik dizindeyiz! Yata yata çok yorulduk,
Tatil yaptık, izindeyiz!
Sanayide henüz daha, Cafer için lazım diye,
Amerikan bezindeyiz! Geçeceğiz Avrupa’yı Ama şimdi izindeyiz!
Hocamız var, hacımız var, Uçan kuşa borcumuz var,
El oğlunun ağzındayız! Ama bizi zor bulurlar, Bahar, yaz, kış izindeyiz!
Evet, doğru söylemişsin:
’Türk milleti çalışkandır! ’
Biz de senin tezindeyiz!
Dinlenmekten yorulduk da, Onun için izindeyiz!
Zinde kuvvet diye söz var,
Kimse bilmez adresini,
Ah izindeyiz,
vah izindeyiz!
Bugün değil, bu yıl değil,
Çoktan beri izindeyiz!
İlerledik Ata’m öyle,
Şimdi görsen tanımazsın:
Amerikan tarzındayız!
Arasan da bulamazsın,
Otuz yıldır izindeyiz!
Aziz NESİN
Resimler ve kaynak bu sayfadan.. Resimlerin altındaki yazılara bakın ve size bilgilerle kanıksatılmaya çalışılanlarla karşılaştırın lütfen.Şiirler çok eski ama değişen bir şey yok sanırım.

...


komik bir alıntı


Atatürk'ün en sevdiği espriAtatürk'ün) En sevdiği hikayelerdenmiş. Arada kendi anlatır, arada baskasna anlattırır, hep gülermiş. (F. R. ATAY)

Yeşilaycı bir profesör bir konferans veriyor. Bir ara dinleyicilere sormus:

"Bir eşegin önüne iki kova koysanız. Biri su dolu, biri rakı. Hangisini içer?"

Cevabı kendi veriyor: "Tabii suyu."

Gene bitirmiyor soruyor: "Neden?"

Arkadan bir bekri söz alıyor. Yüksek sesle cevaplıyor.

"Eşekliğinden."

Atatürk bu cevaba bayılıyor. Gülüyor, gülüyor.

Bir akşam Orman çiftliğinde yanında erkanı, açık havada oturuyorlar.

İçeceklerini yudumluyolar. Biraz ilerde 15-16 yaşlarında bir çiftçi çocuk çalışıyor. Atatürk el edip, çağırıyor. Soruyor:

"Söyle çocuk: Bir eşegin önüne iki kova koysan. Biri rakı dolu, biri su. Hangisini icer?"

Anadolu tosunu yutkunuyor. Bakıyor. Gazi Paşa Hazretlerinin ve yanındaki muhterem zevatın önünde rakı kadehleri. Devletin en büyükleri...Esas vaziyetine geçiyor:

"Rakıyı kumandanım!"

Atatürk kahkahayı basıyor. Herkes şaşkın. Ata onlara dönüyor. Muzip:

"Aman beyler! Neden diye sormayın!"


Cumartesi, Kasım 08, 2008

Sağlığınıza 2. bölüm (Thermamaris-Dalaman)

Bu resimler benim gezimizden bir kaç gün önce çektiklerim. Dalaman'a gittiğimizde Uzunbey'le önce tesisin son haline baktık sonra da organizasyonu yaptık.3 sene evvelden kalmış biri olarak orayı yenilenmiş bulduğuma da çok sevinmiştim açıkçası.Özellikle kükürtlü sulardan oluşan havuzlar olması çok güzeldi.Kaydıraklı olanda kükürtlü su ile dolu. Biz gittiğimizd ortadaki büyük havuzda doluydu ve kenarlarından su akıyordu. İlk görülen mavilik Nil Kaplumbağalarının yaşadığı göl, ikincisi ise Akdeniz. 800 m yürüyüş yolu ile de denize yakınsınız. . Termal havuz varken kimse denizi tercih etmedi birde.
Osmanlı zamanında gemilerle Afrikadan gelen ve orada bir popülasyon oluşturan Nil Kaplumbağaları , gölde yaşıyorlar.Arzu ederseniz besleyebiliyorsunuz.
İlk havuz hemen otelin önünde.Bu kükürtlü olan 26 derece diğeri yüzme havuzu.Tesisin tek termal olmayan normal havuzu da o.
Kükürtlü havuzlara baktığınızda görünüş sizi cezbetmeyecek belki ama içine gidiğinizde çıkan hava kabarcıkları bacaklarınıza dokundukça bir çeşit masaj gibi hissedeceksiniz.Kükürt yosunları su üstünde yüzdüğünden herkes huylanmadan giremeyebilir sanırım ama burası hem temiz hem de olabildiğince bu yosunlardan arındırılmış olduğundan rahatlıkla alışıyorsunuz. Suyun görüntüsü bu.
Havalar hala buralarda çok güzel olduğundan doğa da coşmuş bir biçimde .. Tesisin bitki örtüsü bakımlı ve arada hoş sürprizler var.
Büyük havuzun yanından görülen kapalı kışlık bölüm ve kaydırak.
Göl tarafından çamur banyosu yapılan yer.Ağaçların altından Nil Kaplumbağalarını besleyebilirsiniz ya da Çağılla Canberk gibi (Çağıl'ın arkadaşı) kanoyla göl turu yapabilirsiniz.. Hatta Çağıl gibi düşmek için her türlü oyunlar yapıp Canberk'i kanodan zorla iskeleye atabilirsiniz.Ben oradayken hem onları seyrettim hem de çamurları sürüp bekledim.Benim bulunduğum bölüm küçük ve göle bağlantılı iki bölümdü.Oraya Nil Kaplumbağaları girmiyor :)) Yani çamurları temizlemek için gölle bağlantılı küçük havuzda durulanıyorsunuz, sonra duşa girebilirsiniz.. Çamur ancak 3 durulamayla falan temizleniyor.Buradan çamura herhangi bir yerde girecek olanlar için tavsiyem, beyaz mayo ve bikinilerle çamur banyosu yapmayın.Kumlar o kadar inceki kumaşın arasına siyah siyah kaçıyorlar.Yalnız Çağıl kanodan düşseydi o koca kaplumbağalar ona doğru yüzerken ne yapacaktı çok merak ediyorum.
Benim en sevdiğim havuz :))
Deniz kumu da getirildiğinden havuzlar çevresinde kendinizi plajda gibi hissediyorsunuz.Bu kükürtlü havuzlara ilaç katılmıyor doğal olarak, zaten kükürt bulunduğundan suyun mikrop barındırma oranı yok.Yine de tesisteki bütün havuzlara su bir yerden girip diğer yerden boşalıyor.
Kaydıraklı havuz. O gün nedense çalışmıyordu bizde bir şey söylemedik. Çocuklar için sonradan keşke teklif etseydim diye düşünmedim de değil. Gerçi ben 3 sene önce akşama kadar orada çok eğlenmiştim :) Yine de bu sefer ona sıra gelirmiydi bilmem.
O gün herkesin ilgisini çeken jakuziler.. ve kapalı havuz.
Masaj odası.
Kapalı havuzlardan görünüm.
Doğal bar gibi bir ismi vardı ama ben jakuzinin birini buraya koymalarını tercih ederdim.. Söyledim de :)) Kapalı havuzun da üstü burası..Tepeye doğru bir eğim var ya o kullanılmış....

Otelin girişindeki zen bahçesi..

http://www.thermemaris.com/

Cuma, Kasım 07, 2008

Zen .. ve Ares

Bu aralar bahçe ve balkondan uzağım.Pek vaktim olmuyor,çokta canım istemiyor.Sadece balkonda kaktüslerime güneş vursun diye bayağı bir gülleri ve yasemini budadım.. Yarın (cumartesi) biraz kaktüslerle ilgileneceğim.Aynı zamanda da akşama bir müşterimin düğününe gideceğiz,ona hazırlanacağım. Genelde çiçek gönderip kaytarırım bu gibi durumlardan ama bu sefer eski evsahibiminde yeğeni olduğundan ve ailece tanıdığımızdan onu mutlu gününde yalnız bırakmak istemedik.

Kapadokyadan kendime aldığım kadehler.. Kırmızı Üzümlü şarabı ile nefis zamanlar geçirdik..


ZEN ..
Zen bir uzakdoğu felsefesi olmakla beraber Osmanlıca da kadın anlamına da gelirmiş.Nisandan beri ayda bir kere gittiğim Zen de en sonunda resim çekebildim. Uzun süredir oraya gidiyorum ve bugün gittiğimde önce köpüklü güzel bir kahve içtik estetisyen Selma Hanımla ..Biraz sohbet edip aşağıda resimde görülen odaya geçtik.

Lorena Mc Kenneth'ın cd si eşliğinde Selma Hanım boyun dekoltemden kollarımın altına kadar olan kısmı açıkta bırakacak şekilde diğer kısımları havlu ile örterek önce yüzüme kremleri sürdü.Bir yandan yüzüme kremleri sürüp havlu ile compres yapıp çıkardıkça , kremlerin bekleme zamanında da ellerime,kollarıma, boyun dekolteme ,sırtıma ve en sonunda da yüzüme masaj yaparak arada konuşarak, çoğunlukla benim konuşmamla geçirdiğimiz bir süre boyunca işini yaptı. Her seferinde çoğunlukla sohbet ederiz .Çok nadir susarım ya da sadece müzik olur.Sadece yorgun ve düşünceliysem.

Sohbet etmek hele Selma Hanımla sohbet beni dinlendiriyor.Çoğunlukla okuduğumuz kitaplardan konuşuruz. Bugün mesela Can Dündar' ı çekiştirdik :)

Ben Zen Yüz bakımı yaptırıyorum ama orada değişik yüz bakımları ve masaj programları var.. Zayıflama ve bakım programları, inceltici programlar ve refleksoloji gibi değişik masaj teknikleri de mevcut.Sanırım ayda iki defa da masaja başlayacağım.Hem orayı seviyorum, hem de beni biraz dünya sorunlarından arındıran bir yer olduğu için oraya gitmek beni rahatlatıyor.




Zen'in manzarası..Sağda gördüğünüz masalar benim gündüzleri kahve içmeye kaçtığım Boğaziçi cafe.Oraya da gerçi en son bir ay önce gitmiştim biliyorsunuz.Son yazılarda çıkan kahve falına baktığım zaman. Bugün ilk gittiğimde içtiğim kahvede de oldukça ilginç bir fal çıktı.Selma Hanımla beraber yorumladık ve aslında ben öyle çok kahve falı bakan veya baktıran biri değilim. Sanırım işin en ilginç yanı da bu. Şarkılardan fal tutmayı sanırım kahve falından daha çok yapıyorum ama yine de orada kahve içip sohbet etmek bana iyi geliyor.
Çarşamba akşamı tv karşısında sabahlayınca perşembe işe gitmedim. Evde kendimce iş yapıp oyalandım,dinlendim.Bugünde temizlik günüydü,yardımcım vardı ama artık alıştığı için onu evde bırakıp gidiyorum..Böylesi daha iyi oluyor.Ben evde birisi varsa iş yapamıyorum .Çalışamıyorum da.. Artık böyle yapıp akşam temiz bir eve gelme keyfi yaşıyorum.



Ares artık belli bir düzene alıştı.Bu arada cinsi golden retriever.Çokta büyüdü.4 aylık oldu.Sanırım iri bir köpek olacak. Tam büyüdüünde 45-50 kilo olabi
lir dediler.Kocaman patileri var ve arife günü onu aldığımızda 7 kilo 700 gr dı.Şimdi 13 kilo oldu. Biz onu kendi veterinerimizden değil bir başkasından aldık. Öğrendiğimize göre köpek yavrularını satarken gerçek yaşlarını söylemiyorlarmış.Üstüne üstlük bize de hasta köpek satmışlar.Tedavimiz iyi gidiyor ve artık bizi iyice sahiplendi :) Evde gazete kağıdına tuvaletini yapmaya da alıştı.Bir ay sonra bir terslik olmazsa artık onları da kaldırırız.Tabii ki halılarımı kaldırdım.Tek problem evde her yer parke.. Antre, mutfak ve banyolar fayans. Bu yüzden Ares'in önünde arkasında geziyorum ve gece yatarken oda kapılarını kapatıyorum ki problem yaşamayalım.Tabii ki koltuklara oturması yasak.O ne yapıyor biz odadan çıktığımız gibi kanepeye yaylanıyor,hatta bütün gece orada yattığından bile şüphe ediyorum. Şimdilik kocaman bir dergi sepetim var onu sahiplendi ama ileride ona sığmayacağını tahmin edebiliyoruz.

Ben resim çekerken o bana poz veriyordu bir ara :))

Perşembe, Kasım 06, 2008

Benim yalnız ! ve güzel Atam :)


Abbas Güçlü ile Bakış Açısı programını seyrettim şimdi.. (Biyonik sağolsun mesaj atmış, Uzunbey'de beni uyandırıp haber verdi.Orada Can Dündar Yeditepe Üniversitesine konuktu.. Şimdi zamanı mı dediler bu belgeseli yapmanın..Evet tam zamanıydı dedi ..Bence de.Çünkü bu kadar tepki ve eleştiri beklemiyordu kendisi..Bu tavırlarından ve konuşmalarından belli, kendisi de söyledi.. O kadar güzel bir ortam var ki herkes şak şak tutacaktı değil mi..? Neyse bu yazının amacı kendini orada savunmaya çalışan Can Dündar değil.


İçimizden Biri ATATÜRK (İknur Güntürkün Kalıpçı) -alıntıdır..


“Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi
gelin 5 Mayıs 1935, - tarihe bakınız bir de Atatürk kronolojisine bir bakalım burada..

1935 Mart 1: Atatürk'ün 4. kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
1937 Mayıs 1: Atatürk'ün çiftliklerini Hazine'ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi'ne bağışlaması.
1938 Mart 31: Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nin ilk resmi duyurusu.
Can Dündar'a göre yalnız ve hiçbirşey yapmadan zaman geçirdiği tarihler,hangi arşive baktıysa artık..Özellikle hastalanmadan önceki tarihle aldım ki arada neler yaptığını görün..Hani yalnız ve mutsuzken..! -Asortik Krep


Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların
başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa
Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal.

Ama bugünkülerde olduğu gibi
açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç
anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları
başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor,
ölçüyor, biçiyor.
“Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor,
Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler
koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş.

Üç gün sonra
“gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”.
Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir
KOŞAR’ın bir eski bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız
yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”.
Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi
askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi
aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in
gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi
ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.



Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese
davetlidir. Davetiyede, piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir
müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu
piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. ”Hayır, bu bir Bolunun Flor
Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi, neden bunu belirtmediniz, hakkınızda
soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim
biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e
varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne yaptım
biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim
“senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun
borcu olsun”.
O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde
Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma
yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burda iddiayı kazandım”. Hey hat,
baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa
Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara
şiddetle bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin, ben bu işi
bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle
bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir
oyuncuyla çalışmadım” diyecektir.

Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi
yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap
Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir,
ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler
bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin
gözüyle bakıyorum. (bunu hiç duydunuz mu mesela..?)
Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim.
Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum
nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime.
Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde
eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans,
bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış,
bir çağa sığan etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük
radikal Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni
diyor.
Peki, tamam laf iyide diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor. Esas sır nerde çok
merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir
bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim
arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki
caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on
yılda bunların hepsi peki nasıl? ( belgeselde gördüğünüze uyuyor mu..? Bence bunları okuyunca belgeselde verilen bilgiler havada kalıyor..!- Asortik Krep) Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir
sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını
kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı
biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan
birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini
yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini
kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında
cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile
dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir.
İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir
Mustafa Kemal.

Bir başka alıntı..
(Biyonikkedinin son yazısındaki yorumdan alıntıdır..)

1925’de bir yaz gunuydu. Izmir Kordonboyu’nda Ataturk’e tahsis edilen evin mermer sofrasinda buyucek bir sofra etrafinda toplanmistik. Iciliyor ve konusuluyordu. Kordon uzerindeki kapilar ve pencereler acikti. Halk ust uste yigilmis, iceriyi ve bizi seyrediyordu.

Basyaver Binbasi Rasuhi kalkti, pencereleri ve kapiyi kapattirdi. Gazi Mustafa Kemal, nicin kapatildigini sordu. "Halk bakiyor da onun icin" dediler. Gazi, kapilarin ve pencerelerin kanatlarini actirdi ve sofrayi kapiya yaklastirdi. Kadehini birkac defa kaldirdi. Halkin serefine icti. Disarida bir alkis tufanidir koptu. Vakit ilerledikce halk dagilmaya basladi. Nihayet kimse kalmadi.

Pasa “Rasuhi Bey” dedi.“Haydi simdi davet edelim bakalim kimse gelir mi? Halkin seyrinden, merakindan degil, ahlaksizligindan, kuskunlugunden korkmali. Simdi onlara Mustafa Kemal iciyor, sarhosun biridir derlerse, evet, biz onu gorduk, baska neyi, ne gunahi var, bize onu soyleyin derler. Ve beni mudafa ederler!” demisti.

(Nukte ve Fikralarla Ataturk-N.A.Banoglu) -(tv de de çıktı bu gece bu alıntı)


... ... ....


İki saat önce gelen bir maili paylaşmak istiyorum yine..(adı bende saklı)

Atatürk düşmanlığında yeni perde:“Beton Mustafa”dan “Ezik Mustafa”ya

Atatürk’le faşist liderleri özdeşleştiren Can Dündar bir düşünsün bakalım Hitler’e “Adolf” deyince, ya da Bush’a “Corc” deyince bu adamlar çok mu sempatik oluyorlar. Ya da Tayyip’i sevdirmek için bin dereden su getirseniz de ona Tayyip diyerek onu sevdirebilir misiniz? Ancak aşağılamak için kullanırız bu gibi adamların ilk isimlerini. Oysa Atatürk, Mustafa Kemal’ken de, Mustafa Kemal Atatürk’ken de hayranlık duyulan bir önderdir. O, zaten insani yönleri ağır basan bir adam olduğu için vatan kurtarıcısıdır. Tüm devrimciler de böyledir, insan olmanın gereğini yaptıkları için ön plana çıkarlar. O nedenle ona ‘Mustafa’ diyerek insanileştirmiyor, basitleştirmeye çalışıyorsunuz, ama yine de hala başarılı olamıyorsunuz!

Atatürk’e karşı yürütülen psikolojik savaşın yeni cephesi, sinema salonları Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı açılan psikolojik savaş “Mustafa” filmiyle devam ediyor. 10 Kasım ve Atatürk belgesellerinin vazgeçilmez ismi Can Dündar, yine bir belgeselcilik “başarısı” sergilemiş. Atatürk’ü “insani” yönleriyle göstermek istediği için son belgesel filminin adını Mustafa koymuş. Yani bizden biri, sıradan bir Atatürk portresi çizecek ve resmi tarihin yanlı bakış açısını tersine çevirecekmiş.
Amaç da Ata’yı sevdirmek! Sanki Atatürk sevilmiyor, anlaşılmıyormuş gibi…
Günlerdir konuşulduğu ve içeriğindeki tarihi çarpıtmalar sayesinde yeni bir gündem yarattığı için biz de bakalım nasıl bir şeymiş bu ‘insan’ Atatürk portresi diyerek ‘belgesel’i izledik.
Tahmin ettiğimiz gibi Türk Milletinin Atatürk sevgisine ve Atatürkçülüğün devrimci özüne karşı hazırlanmış üçüncü sınıf bir propaganda filmiyle karşılaştık. Atatürk’ün hayatını anlatırken kahramanlığının, devrimci kişiliğinin ve kararlılığının üzerine mutsuz, yalnız ve psikolojik sorunları olan bir portre yerleştirilmeye çalışılmış ama bu o kadar acemice ve o kadar art niyetli bir şekilde yapılmış ki, en doğru ifadeyle sırıtmış! Yalnız ve ezik Mustafa’dan, hissiyatsız Atatürk’e Film, Atatürk’ün doğduğu andan itibaren çok yalnız bir hayat yaşadığı, çocukluğundaki mutsuzluğun ve melankolik ruh halinin de bundan sonraki yaşamına yansıdığı ve ölene kadar da aldığı her kararın altında bu yalnızlığın olduğu üzerine kurulmuş.

Can Dündar, bu fikri verebilmek için bunalımlı ve “sinir bozucu” bir atmosfer yaratarak başlamış sallamaya ve çarpıtmaya. Askeri okula gitmek istemesinin sebebini, okulda hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayağa ve annesinin, babasının ölümünden sonra başka bir adamla evlenmiş olmasına bağlayan Dündar, filme Askeri okulda da kimsesiz, parasız, sağlıksız ve bu nedenle de melankolikleşen bir Atatürk’ten bahsederek başlıyor. Tabi ilk yıllarda kadına, eğlenceye, içkiye düşkün bir Atatürk portresi çizmeyi ihmal etmiyor ve bunu filmin sonuna kadar da sürdürüyor. Atatürk’ün hayatındaki bildiğimiz hikayeler, onun kendi ağzından aktardıkları, vatan sevgisi, kararlılığı, en başından beri kafasına koyduğu devrim programı atlanmadan aktarılıyor ama bunu yaparken bile O’nun aslında tatminsiz bir adam olduğu ispatlanmaya çalışılıyor. Dündar, “tavlada bile yenilgiye tahammül edemeyen bir adam” diyerek onun vatanı kurtarma düşüncesini kendi kişisel hırslarına bağlamaya çalışıyor.

Atatürk gemileri yakıp Samsun’a çıkmış ve boynunda idam fermanıyla padişaha meydan okurken bile Can Dündar’a göre hasta, yorgun ve ümitsiz bir adammış. Çünkü O, tüm dünyanın, halifenin ve milletin ona karşı olduğunu düşünüyormuş! Atatürk, sanki çıktığı yolun zorluklarını ve önündeki güçlükleri, engelleri bilmiyormuş gibi!

Ya da Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamalarında, hani “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diyerek meydanlarda binlerce insana coşku içinde seslendiği bir dönemde, Dündar’a göre Atatürk, “ben bir şey hissetmiyorum” diyen tatminsiz bir adammış. Özellikle ölümüne doğru sigara, içki, kahve dışında bir hayatı olmadığını ve Çankaya’da yine yalnız ve mutsuz bir adam olarak günlerini geçirdiğini vurgulayan filmde, örneğin Çankaya sohbetlerinin özünden, memleket meseleleri üzerine yapılan tartışmalardan, alınan kararlardan, Atatürk’ün içerek değil de çalışarak geçirdiği uykusuz gecelerden bahsedilmiyor. Çankaya’daki “sofra”nın “hem sığınak hem de tuzak” olduğunu söyleyen Dündar, burayı hesap sorma ve eğlence yeri olarak ifade etmiş.

“Mustafa” filmi peki bir belgeselcilik başarısı ya da geniş araştırmalara dayanan tarihi bir belge midir? Elbette hayır! Hatta bir belge bile değil, hele hele Can Dündar’ın hazırladığı, “genelkurmay arşivlerine” dayanılarak hazırlanmış, uzun soluklu bir mücadelenin ürünü, hiç değil!

İlk baskısı Türkiye’de 1998 yılında yayınlanan, Vamık D. Volkan ve Norman Itzkowıtz adındaki iki psikiyatristin yazdığı “Ölümsüz Atatürk” adlı kitabın birebir kopyasıdır. Ha belki Dündar kitabı görmemiştir, benzer fikirleri, ‘kendi özsel çalışmasına’ dayanarak oluşturmuştur (!) ama savunduğu tezler öyle pek de yeni değildir.

Atatürk, unutulmaz devrimci Hatay meselesi patlak verdiğinde-bilindik bir hikayedir-Atatürk çok sinirlenir ve “çete reisi olarak Hatay’a gidiyorum bana beş bin kişilik bir kuvvet verin” der ve tüm dünyaya ölüm döşeğinde meydan okur. Yani o yaşlı ve hasta bir adam değil o koşullarda bile kalbi vatan sevgisiyle dolu kararlı bir devrimcidir hala. Ama filmde bu kararlılığın sebebi olarak gösterilen, devrimciliği değil de, İnönü tarafından frenlenen duygusal ve hırçın bir adam olmasıdır!

Ayrıca Dündar’ın iddia ettiği gibi her şeyi bırakıp görevlerini de İnönü’ye devretmiş falan değildir En hasta dönemlerinde bile devletin başında, verdiği talimatlarla en ufak bir olaya dahi müdahale eden bir liderdir. Ancak Dündar’ın çizdiği tabloya göre O, özellikle ölümüne doğru delirmek üzere olan, psikolojik travma geçiren bir adamdır. O kadar kendine güvensizdir ki, Dündar’ın çarpıtmasına göre, gençliğe hitabeyi hazırlarken sonuna “beni hatırlayınız” gibi bir tümce eklemiş ancak yakınlarının ısrarı üzerine çıkarmak zorunda kalmıştır.

Oysa o cümleyi çıkartan, üstünü çizen Atatürk’ün kendisidir. Bunu başta yazmasının sebebi de kendine güvensizliği ya da bir gün unutulacak olduğunu düşünüp korkması değil, mütevaziliğidir. Evet yalnızca mütevaziliği… Kendini devrimlerin başındaki ölümsüz bir lider gibi değil, görevini yapan bir devrimci gibi görmektedir. Sonra, o cümleyi de çıkarmıştır çünkü buna bile gerek görmez.

“Fikirlerimi anlayın, yeter” diyen bir adamdır Atatürk.

Belgeselcilik başarısı mı, bayat tezlerin ısıtılıp önümüze getirilmesi mi?

“Mustafa” filmi peki bir belgeselcilik başarısı ya da geniş araştırmalara dayanan tarihi bir belge midir? Elbette hayır! Hatta bir belge bile değil, hele hele Can Dündar’ın hazırladığı, “genelkurmay arşivlerine” dayanılarak hazırlanmış, uzun soluklu bir mücadelenin ürünü, hiç değil!

İlk baskısı Türkiye’de 1998 yılında yayınlanan, Vamık D. Volkan ve Norman Itzkowıtz adındaki iki psikiyatristin yazdığı “Ölümsüz Atatürk” adlı kitabın birebir kopyasıdır. Ha belki Dündar kitabı görmemiştir, benzer fikirleri, ‘kendi özsel çalışmasına’ dayanarak oluşturmuştur (!) ama savunduğu tezler öyle pek de yeni değildir.

Kitap, Atatürk’ün yaşamı ve iç dünyasınının çözümlemesini Freudyan bir yaklaşımla yapmaya çalışmış, “insan” Atatürk’ü anlatan çalışmalardan biridir. Teze göre, Atatürk kederli annesiyle kederli ulusu özdeşleştirmiş ve ilk fırsatta da kendi çocukluğunun mutsuz ortamını mutlu ve muhteşem bir ortama çevirerek tarihsel arenayı kendi içsel dramının yaşandığı sahne olarak kullanmış. Can Dündar’ın müthiş araştırması işte bu teze ve bu kitaptaki ‘veri’lere dayanıyor.


Film boyunca Zübeyde Hanım’la Atatürk arasındaki duygusal bağın gücüne odaklanmaya çalışılıyorsunuz ki, kitapta da bunun uzun bir çözümlemesi yapılıyor. Örneğin Atatürk’ün annesinin ölümüne çok üzüldüğü elbette doğrudur ancak “acil görevimiz büyük valdemiz vatanı yaşatmak” diyen bir devrimcidir o. Ve filmde bundan bahsedilmesine rağmen vurgu bu duruşa değil “kederli Zübeyde Hanım”a ve ‘acılı Mustafa’ya yapılmıştır. Bu bilindik bir psikolojik harptir. Liderin kendi iç dünyası, zaafları üzerinden psikolojik bir çözümlemeye girişerek onu küçültmeye çalışma oyunu. Dünyadaki tüm devrimci liderler için buna benzer propaganda malzemeleri kullanılmış, faşist liderlerin kendi kişisel hırsları ve yetersizlikleriyle bağlantılı baskıcı davranışları, halkın güven duyduğu önderlere mal edilmiştir.

Örneğin filme göre Atatürk laikliği ilan etmiştir, çünkü bu hem annesinin o dine ve maneviyata bağlı yapısına bir karşı duruş, hem de ortaokuldayken onu döven Kaymak Hafız’dan alınan bir intikamdır. Evet bu kadar basit! Yani Atatürk’ün annesi daha çağdaş bir kadın olsaydı ya da çok laik öğretmenler tarafından yetiştirilseydi belki laiklik falan ilan edilmeyecekti!

Şeriatçıların ve Kürtçülerin Atatürk filmi Mustafa filminin yapmaya çalıştığı propaganda bunlarla sınırlı değil elbette. Fikret Bila’nın yaptığı yorum hiç de yanlış değil: “Film Kemalistleri tatmin etmeyecek, Kemal’den hazzetmeyenlerin ilgisini ve beğenisini çekecek, Vahdettin’i sevenler ve Kürtler tarafından çok beğenilecek bir film” diyor ve doğru söylüyor. Vahdettinciler filmi sevecek çünkü Atatürk’ü Samsun’a gönderen ve “memleketi sen kurtarabilirsin” diyen Vahdetinmiş! Samsun’a çıkmış çünkü işgal karşıtı bir hükümet için meclisi zorlamış, çıkardığı gazete batmış ve kalan parasını da tefeciye kaptırmış! Yani Türk Devrimi’nin başarısının ardında yatan Atatürk’ün kararlılığı değil, şartların mecbur bırakması ve Vahdettin’in büyük desteği! Dündar bunu hazırlarken “Ölümsüz Atatürk”ü değil de birazcık Nutuk’u okusaydı Atatürk’ün Vahdetin’in hainliği üzerine söylediklerini ve saltanatın kaldırılışından sonra ailesinin kökünü kazıyıncaya kadar nasıl sınırdışı edildiklerini hatırlayabilirdi belki. “Mustafa”da en çok sırıtan konulardan biri de Kürtlere özerklik meselesi. Özellikle son dönem sıklıkla yapılan bir propaganda olduğu için en alakasız yerde ve tek bir cümleyle Cumhuriyet’in ilanından önce Kürtlere muhtariyet verilmesiyle ilgili İzmit basın toplantısından bahseden Dündar, muhtemelen Erzurum ve Sivas Kongrelerini, Sevr’e karşı hazırlanan programları, Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin başlattığı Koçgiri isyanının nasıl bastırıldığını, sonraki Kürt isyanlarını ve Atatürk’ün hazırlattığı Şark raporlarını, muhtemelen yeri kalmadığı için filmde geçirememiş. Ancak şu daha büyük bir ihtimal ki, filmi izleyen ağabeyleri “Can, çok güzel olmuş tam istediğimiz gibi, ama Kürtlere özerklik vaadini unutmuşsun” demişler o da, son anda ekleyivermiş bu ucuz propaganda malzemesini.

Can’ın canı Atatürk’ü diktatör olarak göstermek istiyor Can, tabi “Atatürkçü” ve kalbi Atatürk sevgisiyle dolu bir aydın! Atatürk’ün yaptıklarını bazı yerlerde çok doğru biçimde de vermeye çalışmış ama bir yandan da O’na diktatör demeyi ihmal etmemiş. Diktatörmüş çünkü kendi heykellerini ülkenin her yerine yaptırarak kendini hatırlatmaya çalışmış. Bildiğimiz kadarıyla Atatürk heykelleri Atatürk’ün yaşadığı dönemde değil, 12 Eylül’den sonra, faşist iktidarın eylemlerini Atatürk’e mal etmeye çalışmasının bir sonucudur.( ki bu akşam tv de gelen bu soruya Can Dündar yaşadığı zamanda heykeltraşlara yaptırmıştır dediği en az 4-5 Atatürk heykeli saydı.Başta Taksim Anıtı gibi..Yani zaten buna inanıyor,inandığını gösterdi ,yanıltmadı yani bizi)

) Atatürk yaşarken sevilmeye, heykeli dikilmeye ihtiyacı olan bir adam değildi. Çünkü ülkenin dört bir yanında onu görmek için sıraya dizilmiş bir halk vardır! Dündar, Atatürk’ün tüm muhalefeti ortadan kaldırdığını, gözünü kırpmadan çevresindeki pek çok insanı ölüme gönderdiğini, bu nedenle de iyice yalnızlaştığını, mutsuzlaştığını iddia ediyor. “Otoritesi mutlak bir şef, söylediği kanun” olan bir diktatör ama yalnız bir adam!

Ve İzmir suikast girişimini ardından “devrim evlatlarını yemişti” diyor. Acaba Atatürk’ün çevresindeki hainleri ortadan kaldırmasının sebebi O’nun faşist bir adam olması mıydı yoksa çevresindekilerinin ‘adam’ ve ‘devrimci’ olamamaları mıydı? Devrim evlatlarını falan yememişti.

Devrimi yapan Atatürk’le birlikte omuz omuza çarpışan Türk Milletiydi ve ölümüne kadar uyguladığı devrim programına uyum sağlayamayan, emperyalistlerle, saltanatçılarla, Kürtlerle işbirliği yapan tüm hainlerin hiç birinin devrim mücadelesinin içinde yeri yoktu.

Sadece Atatürk’ün ayağını kaydırmaya, saltanat döneminin nimetlerinden faydalandıkları gibi yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de ‘kaymağı’nı yemeye çalışan bir uyanıklar ordusu vardı. O nedenle Atatürk yalnızlaşan bir adam değil, etrfındaki hainleri defederek yüzünü millete dönen bir liderdi. Halk mutsuz falan da değildi Dündar’ın iddia ettiği gibi. Tam tersine Türk Milletinin refah seviyesinin en yüksek olduğu yıllardır Atatürk’lü yıllar. Ama ‘Mustafa’, halkın çok mutsuz olduğunu, bunu kendisinden saklayan dalkavukların yalanlarını bir yurt gezisine çıktığı sırada isyan eden vatandaşların dilekçelerinden anladığını söyleyerek hem bir çarpıtma yapıyor hem de kendisiyle çelişiyor. Çünkü, kişi başına düşen gelirin iki katına çıktığını, denk bütçenin yapıldığını, demokrasinin temelleri atılmış olduğunu ortaya koyuyor ama halkın buna rağmen mutsuz olduğunu iddia ediyor! Sebebi? Yok! Çünkü Can’ın canı öyle istiyor!

Atatürk’ü aşağılamak çok şükür ki hala karlı değil! Şimdi günlerdir propagandası yapılan bu film, Atatürkle ilgili olduğu için, doğal olarak ve talihsizce çokça izlenecek. İnsanların zaman zaman filmi gözyaşları içinde izlediği de doğru. Ama bu gözyaşları Can’ın yaratmaya çalıştığı gibi, Atatürk’ün yalnızlığına dökülen acıma göz yaşları değil. Seyirci, ‘Size ölmeyi emrediyorum’ diyen, ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir’ diyen, ‘Dağ başını duman almış’ marşını söyleyerek Samsun’a yürüyen bir Mustafa Kemal’e ağlıyor.

Dil devrimini gerçekleştiren, Hatay’a çete reisi olarak gitmekten bahseden bir Mustafa Kemal’e… Devrimci Mustafa Kemal’e…

Ve bugün soruyorlar, Turkcell neden bu filme sponsor olmadı diye. Adamlar akıllı. Milletin kalbinden Atatürk’ü silmeye çalışan bir filme neden sponsor olsunlar ki! “Biz Atatürk’ün kahramanlığını, önderliğini dünyaya tanıtmaya çalışan bir film olduğunu düşünmüştük, özel hayatına odaklanan bir filmi desteklemiyoruz” diyerek, belki ticari bir bakış açısıyla, ama doğru tavrı alabiliyorlar. Kapitalislerin bile hem fikir olduğu bir mesele. Atatürk’ü aşağılamaya çalışan bir film hala bu topraklarda şükür ki, tutmuyor ve kar getirmiyor! Can Dündar da açıklamaya çalışıyor, “Turkcell sponsor olmadı çünkü ‘inanç sahibi insanları’ rencide edebileceğini düşünmüşler” diye. (İnanç sahibi diyerek elbette şeriatçı kesimi kastediyor.)

Oysa tam tersi bu film, şeriatçı, bölücü mandacı herkesi mutlu ederek Atatürkçüleri rahatsız edecek bir film. Ve aynı zamanda da ucuz propagandaları tutmayacak, çok başarısz bir film. Bunların anlayamadığı şu ki, Atatürk’ü silmek öyle kolay değildir. Can Dündar’a Can deyince vatandaş nasıl Can Dündar hayranı olmuyor, sempatikleşmiyorsa, Atatürk’ü de Mustafa yaparak onu aşağılayamaz, sıradanlaştıramaz ve milletin kalbinden silemezsiniz. Atatürk’le faşist liderleri özdeşleştiren Can Dündar bir düşünsün bakalım Hitler’e “Adolf” deyince, ya da Bush’a “Corc” deyince bu adamlar çok mu sempatik oluyorlar. Ya da Tayyip’i sevdirmek için bin dereden su getirseniz de ona Tayyip diyerek onu sevdirebilir misiniz? Ancak aşağılamak için kullanırız bu gibi adamların ilk isimlerini. Oysa Atatürk, Mustafa Kemal’ken de, Mustafa Kemal Atatürk’ken de hayranlık duyulan bir önderdir. O, zaten insani yönleri ağır basan bir adam olduğu için vatan kurtarıcısıdır. Tüm devrimciler de böyledir, insan olmanın gereğini yaptıkları için ön plana çıkarlar. O nedenle ona ‘Mustafa’ diyerek insanileştirmiyor, basitleştirmeye çalışıyorsunuz, ama yine de hâlâ başarılı olamıyorsunuz!

... ... ...


Bu arada maildeki bilgiler size de tanıdık geldi mi..?

... ... ...

Sen sesini alıp gidince ben burda dilsiz kaldım
Ya sen bana fazla geldin
Ya ben sana az kaldım
Gitme bir adım öteye gülüm bir adımda gurbet olur
Gitme bir nefes öteye gülüm her nefes hasret olur..
(alıntı)

Çarşamba, Kasım 05, 2008

Sağlığınıza.. 1 (Thermemaris-Dalaman)


Cumartesi Hayal Sinemasında "Mustafa" yı seyrettikten sonra işe döndük. O kadar canım sıkıldı ki dün bile ara ara ve hatırladıkça yapılan haksızlığa sinirlendim. Filmden çok çoğu insanın hala filme inanmalarına aklım ermediği gibi Atatürk'ü sevmeyenlerin ekmeğine yağ sürülmesine ve böyle algılayanlara savaş açılmasına inanamıyorum.Nerdeyse filmi eleştirmeyin diyecekler. İyi de yapmak, çekmek, Ata'yı eleştirmek,gereksiz mesajlarla filmi donatmak serbest sen beğenmeyince kabahat. Bu nasıl iş böyle.Yılmaz Özdil'in yazısına buradan link veriyorum..
Biyonun da yazısı var .. Eline sağlık Biyo

Cumartesi gecesi ertesi gün için hazırlık yaptım.Deniz havlullarımızı, çantalarımızı hazırladım. Pazar günü gereken bir kaç eksik için alışveriş yapıldı.Bizim yaz sezonuna veda yemeğimizi daha önceki yazılarımda link verdiğim Thermemarishotelde vereceğimizden sabah 9 da pazaryerinde bizim işyerimizde destek olan ve çalışan hemen hemen herkesi davet ederek kalabalık bir grupla yola çıktık. Bu otel Dalaman'da havalimanın yanında..Biz Fethiyeden bir otobüsle güle oynaya,sohbet ede ede otele vardık.Burası bir termal otel olduğundan , açıkhava da kükürt havuzları ,SPA'sı olan bir sağlık tesisi gibi. Önce otelin müdürü Dr.Haluk Bey ve eşi bizi otelin imkanlarından nasıl faydalanabiliriz gibi küçük bir geziyle bilgilendirdi.Daha sonra da herkesi serbest bırakarak saat birde havuzbaşındaki yemeğe kadar özgür kalabileceklerini söyledik.Bunu söylediğim andan saat bire kadar da en çok ben bu havuzların keyfini çıkardım diyebilirim.Girmediğim kükürt havuzu kalmadı ki tam 3 taneler. Bir tane de normal yüzme havuzu vardı.Kışın kullanılabilecek kapalı havuzuna ve jakuzi ile sauna keyfini açıkçası yapmadım..Çünkü hava o kadar güzeldi ki kendimi camekanlı da olsa kapalı bir yerde tutma fikri hiç hoş gelmedi. Bu resimler benim çektiğim resimler değil ama yazıyı daha bekletmemek adına evdeki bilgisayarda kalan resimleri kullanmadım.
Öğlen bire zor yetiştim.Özellikle diğerlerinden daha sıcak olan(28 derece) doğal kükürt havuzları var ki etrafı kayalarla çevrili ve isterseniz çevresindeki çimlerde şezlonglarda güneşlenme imkanınız var.Ben en çok bu havuzu sevdim. Sanırım diğer misafirlerimizde.. Kalabalık bir şekilde girdik çünkü.Sohbet-muhabbet gırla gitti.Bunun yanında astım mağarası vardı ama kullanmaya gerek görmedim açıkçası.. Sedef hastalığı gibi cilt hastalıkları için balıklarda mevcut ama onlar özel bir bölümde. Sonra çamur havuzuna fırsat bulamadan öğlen oldu ve yemeğe geçtik. Sağlıklı ve lezzetli yemeklerle bize hazırlanan özel bir masada kalabalık şekilde yemeğimizi yedik, kadeh kaldırdık gelecek çalışmalar için. Hava çok sıcak olduğundan soğuk bira ve şarapla kutladık başarımızı..

Yemekten sonra aynen yukarıda gördüğünüz gibi çamur banyosu yaptım.Yalnız çamur banyosu kısmı ve web sitesindeki bazı havuz resimleri tesisin eski hali.Bizim gittiğimiz hali son derece modern düzenlenmiş pırıl pırıl masmavi havuzlardan oluşuyordu.Oldukça da temiz bir yer. Akşamüstü beşe kadar o havuz senin bu şezlong benim gezdim durdum. Arada kahve keyfide yaptık ve en sonunda sabahtan bize üstümüzü değiştirmek için verilen odalara gidip gün batmadan duşumuzu alıp, giyinip çıktık.

Pazartesi Mavikuş'ta Berna ile buluştuk, ordan kahve içmeye Boaters Coffee 'ye gittik Paspatura, Bernanın eşiyle de buluştuk balık pazarında.Çok güzel balıklar gelmiş, hatta hamsi vardı ama ben balık ayıklayamadığımdan alamadım.Burada nedense hamsi ayıklamıyorlar. Mumla arıyorum Balıkçı Kenan'ı buralarda. Neyse Berna ve eşi H.bey benim halimi görünce o zaman balıkları alıp bize gideriz , bize yemeğe gelin yarın akşam dediler. Ne kadar şanslıyım ki böyle arkadaşlarım var :)

Dün aslında Çağıl'ın maç günüydü ve ilkokulun bahçesindeki halı sahada maç yapıyorlar akşamları hoca-öğrenci karışık. Bizde işten geç çıkıp Çağıl'ı halı sahadan alıp eve gidip , o duş aldıktan sonra Bernalara gittik.Çok güzel bir gece geçirdik.Berna zevkli biri , neden böyle söylüyorum çünkü aileden kalma eşyalara çok değer veren ve bunu da günlük hayatına oldukça hoş bir şekilde taşıyabilen biri olduğu için onu ayrı seviyorum.

Dün gece mesela genç bir hanımın evindeyiz -bizim yaşlarda genç oluyorsun işte- ama herşey o kadar iyi harmanlanmış ki eski İstanbullu -Kınalı ada-dan olan ailesinden kalma ve en az 3-4 nesillik bir yemek takımında yediğimiz yemeklerden tutun oturduğumuz sandalyelere kadar zevkli bir ortam içinde etrafa bakmaktan , keşfetmekten keyif alarak yedik balıklarımızı ve nefis salatalar ve mezeler eşliğinde Burgaz'ın yaş üzüm rakısı da çok iyi gitti. Hele küçük ve eski ince rakı kadehinden susuz rakı içmesi beni eskilere götürdü :))Çok keyifli bir akşamdı.Okuyor mu acaba bilemiyorum ama çok güzeldi, teşekkür ederiz.. Çok şanslıyım arkadaş yönünden de görüyorsunuz..

Kendi resimlerim 2. bölümde..