Cuma, Ekim 04, 2013

Bir bardak su içsem şimdi yaralarımdan dökülür..*

“Kendimizden bir adadayız,
Dört yanımız başkalarından.”

Özdemir Asaf.


Hızlı hızlı etrafa bakarak yürüyordu.Birden mavi telefon kulübesini gördü.On dokuz yaş heyecanıyla kalbi titredi.Bir zamanlar her gördüğü kulübeden girip telefon ederdi.O zamanlar sarıydı bunlar diye düşündü.Zaman ne çabuk geçiyordu.Hüzün duyan kalbi dudaklarını titretti.Karşıdan gelen adam bakarken yüzüne sanki onu hissedecekmiş gibi geldiyse de bozmadı tavrını ve selam verdi.Hayat ne garipti, bir zamanlar ellerinde jetonlarla girip saatlerce konuştuğu telefon kulübelerinde şimdi internete bile girdiği cep telefonu varken girip konuşmayı özler miydi insan yüreği... Özlerdi herhalde.Bir düşünür mü demişti.. Eskiyi özlediğinde yaşlanırmış insan, oysa beyaz saç düşünce ilk başlamalı diye düşünürdü hep. Otuzbeş yaş değilde kırk bence yolun yarısı diye düşündü birde.Kırktan sonra daha bir farkındalıkları yüklüyor beyin insan kalbine...Heyecanlar ve duygular bir başka yaşanıyor.Hem yeni bir çevreye adım atar gibi yavaşça ve sakince yaşamak isterken bir yandan da yapamadıklarına atlayıp geçmek istiyorsun dünü. Her şeyi bırakıp sakince sevdiğinle yaşlanmak, hayal gibi geliyor.Oysa etraf bırakmıyor seni.Sinir katsayın kolbastı yapıyor zihninde, sen sakin görünmeye çalışırken onlar daha bir meraklı soruyorlar.İlla öğrenecek,yoksa rahat bırakmıyor seni.Bu yüzden öğrenmedin mi çok kötü olsan bile hiç bir şey yok demeyi.

Ah, az ağlamadım ben arabalarda,arabalarda derken kendi arabamda,bir yerden bir yere giderken.Bu kısa mesafelerde, müziği açıp bangır bangır kırolar gibi gezdimde,çare olmadı sıkıntıma.Birde fenalık bile yaptım ama anneme.Annelere yapılanlar fenalık olur mu bilmem.Benim çocuğum yapsa bana da fenalık olurdu ama ne bileyim işte .İnsan kendisi yapınca o kadar zarar verici olabileceğini düşünmüyor. Eskiden mavi tek kapı bir arabam vardı, - ben severim arabaları- ehliyetimi alalı, 20 sene olacak seneye,ocaktan sonra yani.O zamandan beri kullanıyorum araba ve severim işte. Neyse bu mavi tek kapılı arabayı görünce annem ben geziyorum sanırmış İstanbul'da ,
oysa ben Turkuaz Kıyılarda dolaşıyorum on üç senedir.Birde kahve saçlı bir hatun kullanıyorsa bu arabayı,camları da açmışsa, dalgalı saçları rüzgarda salınıp duruyorsa camlardan, annem neredeyse arabanın peşine takılıp gidecek gibi olurmuş. Eee  bu muhabbeti söyleyince bana annem, bende ona bir gün açtım telefonu,hiç bir şey söylemeden dayadım arabanın teybine, bangır bangır çaldım Candan'dan-Erçetin'den- Annem Annem şarkısını.Ağlamış dediğine göre.Oysa ben onu çok özlediğim ve konuşamadığım için çalmıştım,ağlatmak için değil,fenalık yapmak için hiç değil.

Şimdi de bazen dayamak istiyorum telefonu teybe,  konuşamadıklarımı şarkılarla söylemek ama kıyamıyorum.Ağlatmak istemiyorum  artık.Benim için  döktükleri gözyaşı o kadar kıymetli ki diye düşünürken buluyorsun kendini.Yavaşlayan adımların hızlanıyor birden, kapısı yok artık kulübelerin, etrafı açık,yanda konuşan olsa dinlersin rahat rahat, hem eskisi kadar konuşanda yok.Kartların çoğu da boşa açılıyor.Sen çeviriyorsun numarayı, karşının sesi geliyor, kontürler bitiyor, senin sesin  gitmiyor, o bekliyor,seninki gitmiyor,o konuşuyor, seninki gitmiyor, gitmiyor....Belki de kader istemiyor.


*İç döküntülerimden biriydi,günlerdir aklımda.Hatta haftalardır.Kelimeler tek tek aklıma gelip,birikiyor ve çıkana kadar doğum sancısı çekiyor insan.Yazıp yazmama arasında çok bocaladım ama artık tutamadım.Yazarken hüzünleniyorsun.Yaşanmış olmasından sanırım.Yazmak ne kadar zor.Bunlar kendim için. "Hayat" mücadelesi diyelim :) Bu yüzden çok ciddiye almayın.Arada böyle yazacağım.
*Yazı benden. Başlık,en sevdiklerimden, Cemal Süreya'dan.

2 yorum:

Eda Özer dedi ki...

merhaba canım blogunu yeni keşfettim ve çok sevdim :)

Burcu-Mutfak Camı dedi ki...

Ben çok beğendim. Her içinden geldiğinde bizimle paylaşmalısın böyle yazılarını...