Cuma, Kasım 07, 2008

Zen .. ve Ares

Bu aralar bahçe ve balkondan uzağım.Pek vaktim olmuyor,çokta canım istemiyor.Sadece balkonda kaktüslerime güneş vursun diye bayağı bir gülleri ve yasemini budadım.. Yarın (cumartesi) biraz kaktüslerle ilgileneceğim.Aynı zamanda da akşama bir müşterimin düğününe gideceğiz,ona hazırlanacağım. Genelde çiçek gönderip kaytarırım bu gibi durumlardan ama bu sefer eski evsahibiminde yeğeni olduğundan ve ailece tanıdığımızdan onu mutlu gününde yalnız bırakmak istemedik.

Kapadokyadan kendime aldığım kadehler.. Kırmızı Üzümlü şarabı ile nefis zamanlar geçirdik..


ZEN ..
Zen bir uzakdoğu felsefesi olmakla beraber Osmanlıca da kadın anlamına da gelirmiş.Nisandan beri ayda bir kere gittiğim Zen de en sonunda resim çekebildim. Uzun süredir oraya gidiyorum ve bugün gittiğimde önce köpüklü güzel bir kahve içtik estetisyen Selma Hanımla ..Biraz sohbet edip aşağıda resimde görülen odaya geçtik.

Lorena Mc Kenneth'ın cd si eşliğinde Selma Hanım boyun dekoltemden kollarımın altına kadar olan kısmı açıkta bırakacak şekilde diğer kısımları havlu ile örterek önce yüzüme kremleri sürdü.Bir yandan yüzüme kremleri sürüp havlu ile compres yapıp çıkardıkça , kremlerin bekleme zamanında da ellerime,kollarıma, boyun dekolteme ,sırtıma ve en sonunda da yüzüme masaj yaparak arada konuşarak, çoğunlukla benim konuşmamla geçirdiğimiz bir süre boyunca işini yaptı. Her seferinde çoğunlukla sohbet ederiz .Çok nadir susarım ya da sadece müzik olur.Sadece yorgun ve düşünceliysem.

Sohbet etmek hele Selma Hanımla sohbet beni dinlendiriyor.Çoğunlukla okuduğumuz kitaplardan konuşuruz. Bugün mesela Can Dündar' ı çekiştirdik :)

Ben Zen Yüz bakımı yaptırıyorum ama orada değişik yüz bakımları ve masaj programları var.. Zayıflama ve bakım programları, inceltici programlar ve refleksoloji gibi değişik masaj teknikleri de mevcut.Sanırım ayda iki defa da masaja başlayacağım.Hem orayı seviyorum, hem de beni biraz dünya sorunlarından arındıran bir yer olduğu için oraya gitmek beni rahatlatıyor.




Zen'in manzarası..Sağda gördüğünüz masalar benim gündüzleri kahve içmeye kaçtığım Boğaziçi cafe.Oraya da gerçi en son bir ay önce gitmiştim biliyorsunuz.Son yazılarda çıkan kahve falına baktığım zaman. Bugün ilk gittiğimde içtiğim kahvede de oldukça ilginç bir fal çıktı.Selma Hanımla beraber yorumladık ve aslında ben öyle çok kahve falı bakan veya baktıran biri değilim. Sanırım işin en ilginç yanı da bu. Şarkılardan fal tutmayı sanırım kahve falından daha çok yapıyorum ama yine de orada kahve içip sohbet etmek bana iyi geliyor.
Çarşamba akşamı tv karşısında sabahlayınca perşembe işe gitmedim. Evde kendimce iş yapıp oyalandım,dinlendim.Bugünde temizlik günüydü,yardımcım vardı ama artık alıştığı için onu evde bırakıp gidiyorum..Böylesi daha iyi oluyor.Ben evde birisi varsa iş yapamıyorum .Çalışamıyorum da.. Artık böyle yapıp akşam temiz bir eve gelme keyfi yaşıyorum.



Ares artık belli bir düzene alıştı.Bu arada cinsi golden retriever.Çokta büyüdü.4 aylık oldu.Sanırım iri bir köpek olacak. Tam büyüdüünde 45-50 kilo olabi
lir dediler.Kocaman patileri var ve arife günü onu aldığımızda 7 kilo 700 gr dı.Şimdi 13 kilo oldu. Biz onu kendi veterinerimizden değil bir başkasından aldık. Öğrendiğimize göre köpek yavrularını satarken gerçek yaşlarını söylemiyorlarmış.Üstüne üstlük bize de hasta köpek satmışlar.Tedavimiz iyi gidiyor ve artık bizi iyice sahiplendi :) Evde gazete kağıdına tuvaletini yapmaya da alıştı.Bir ay sonra bir terslik olmazsa artık onları da kaldırırız.Tabii ki halılarımı kaldırdım.Tek problem evde her yer parke.. Antre, mutfak ve banyolar fayans. Bu yüzden Ares'in önünde arkasında geziyorum ve gece yatarken oda kapılarını kapatıyorum ki problem yaşamayalım.Tabii ki koltuklara oturması yasak.O ne yapıyor biz odadan çıktığımız gibi kanepeye yaylanıyor,hatta bütün gece orada yattığından bile şüphe ediyorum. Şimdilik kocaman bir dergi sepetim var onu sahiplendi ama ileride ona sığmayacağını tahmin edebiliyoruz.

Ben resim çekerken o bana poz veriyordu bir ara :))

Perşembe, Kasım 06, 2008

Benim yalnız ! ve güzel Atam :)


Abbas Güçlü ile Bakış Açısı programını seyrettim şimdi.. (Biyonik sağolsun mesaj atmış, Uzunbey'de beni uyandırıp haber verdi.Orada Can Dündar Yeditepe Üniversitesine konuktu.. Şimdi zamanı mı dediler bu belgeseli yapmanın..Evet tam zamanıydı dedi ..Bence de.Çünkü bu kadar tepki ve eleştiri beklemiyordu kendisi..Bu tavırlarından ve konuşmalarından belli, kendisi de söyledi.. O kadar güzel bir ortam var ki herkes şak şak tutacaktı değil mi..? Neyse bu yazının amacı kendini orada savunmaya çalışan Can Dündar değil.


İçimizden Biri ATATÜRK (İknur Güntürkün Kalıpçı) -alıntıdır..


“Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi
gelin 5 Mayıs 1935, - tarihe bakınız bir de Atatürk kronolojisine bir bakalım burada..

1935 Mart 1: Atatürk'ün 4. kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
1937 Mayıs 1: Atatürk'ün çiftliklerini Hazine'ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi'ne bağışlaması.
1938 Mart 31: Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nin ilk resmi duyurusu.
Can Dündar'a göre yalnız ve hiçbirşey yapmadan zaman geçirdiği tarihler,hangi arşive baktıysa artık..Özellikle hastalanmadan önceki tarihle aldım ki arada neler yaptığını görün..Hani yalnız ve mutsuzken..! -Asortik Krep


Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların
başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa
Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal.

Ama bugünkülerde olduğu gibi
açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç
anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları
başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor,
ölçüyor, biçiyor.
“Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor,
Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler
koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş.

Üç gün sonra
“gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”.
Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir
KOŞAR’ın bir eski bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız
yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”.
Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi
askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi
aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in
gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi
ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.



Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese
davetlidir. Davetiyede, piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir
müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu
piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. ”Hayır, bu bir Bolunun Flor
Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi, neden bunu belirtmediniz, hakkınızda
soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim
biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e
varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne yaptım
biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim
“senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun
borcu olsun”.
O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde
Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma
yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burda iddiayı kazandım”. Hey hat,
baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa
Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara
şiddetle bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin, ben bu işi
bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle
bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir
oyuncuyla çalışmadım” diyecektir.

Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi
yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap
Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir,
ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler
bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin
gözüyle bakıyorum. (bunu hiç duydunuz mu mesela..?)
Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim.
Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum
nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime.
Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde
eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans,
bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış,
bir çağa sığan etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük
radikal Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni
diyor.
Peki, tamam laf iyide diyorsunuz ki; laflar karın doyurmuyor. Esas sır nerde çok
merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir
bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim
arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki
caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on
yılda bunların hepsi peki nasıl? ( belgeselde gördüğünüze uyuyor mu..? Bence bunları okuyunca belgeselde verilen bilgiler havada kalıyor..!- Asortik Krep) Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir
sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını
kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı
biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan
birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini
yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini
kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında
cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile
dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir.
İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir
Mustafa Kemal.

Bir başka alıntı..
(Biyonikkedinin son yazısındaki yorumdan alıntıdır..)

1925’de bir yaz gunuydu. Izmir Kordonboyu’nda Ataturk’e tahsis edilen evin mermer sofrasinda buyucek bir sofra etrafinda toplanmistik. Iciliyor ve konusuluyordu. Kordon uzerindeki kapilar ve pencereler acikti. Halk ust uste yigilmis, iceriyi ve bizi seyrediyordu.

Basyaver Binbasi Rasuhi kalkti, pencereleri ve kapiyi kapattirdi. Gazi Mustafa Kemal, nicin kapatildigini sordu. "Halk bakiyor da onun icin" dediler. Gazi, kapilarin ve pencerelerin kanatlarini actirdi ve sofrayi kapiya yaklastirdi. Kadehini birkac defa kaldirdi. Halkin serefine icti. Disarida bir alkis tufanidir koptu. Vakit ilerledikce halk dagilmaya basladi. Nihayet kimse kalmadi.

Pasa “Rasuhi Bey” dedi.“Haydi simdi davet edelim bakalim kimse gelir mi? Halkin seyrinden, merakindan degil, ahlaksizligindan, kuskunlugunden korkmali. Simdi onlara Mustafa Kemal iciyor, sarhosun biridir derlerse, evet, biz onu gorduk, baska neyi, ne gunahi var, bize onu soyleyin derler. Ve beni mudafa ederler!” demisti.

(Nukte ve Fikralarla Ataturk-N.A.Banoglu) -(tv de de çıktı bu gece bu alıntı)


... ... ....


İki saat önce gelen bir maili paylaşmak istiyorum yine..(adı bende saklı)

Atatürk düşmanlığında yeni perde:“Beton Mustafa”dan “Ezik Mustafa”ya

Atatürk’le faşist liderleri özdeşleştiren Can Dündar bir düşünsün bakalım Hitler’e “Adolf” deyince, ya da Bush’a “Corc” deyince bu adamlar çok mu sempatik oluyorlar. Ya da Tayyip’i sevdirmek için bin dereden su getirseniz de ona Tayyip diyerek onu sevdirebilir misiniz? Ancak aşağılamak için kullanırız bu gibi adamların ilk isimlerini. Oysa Atatürk, Mustafa Kemal’ken de, Mustafa Kemal Atatürk’ken de hayranlık duyulan bir önderdir. O, zaten insani yönleri ağır basan bir adam olduğu için vatan kurtarıcısıdır. Tüm devrimciler de böyledir, insan olmanın gereğini yaptıkları için ön plana çıkarlar. O nedenle ona ‘Mustafa’ diyerek insanileştirmiyor, basitleştirmeye çalışıyorsunuz, ama yine de hala başarılı olamıyorsunuz!

Atatürk’e karşı yürütülen psikolojik savaşın yeni cephesi, sinema salonları Atatürk’e ve Cumhuriyet’e karşı açılan psikolojik savaş “Mustafa” filmiyle devam ediyor. 10 Kasım ve Atatürk belgesellerinin vazgeçilmez ismi Can Dündar, yine bir belgeselcilik “başarısı” sergilemiş. Atatürk’ü “insani” yönleriyle göstermek istediği için son belgesel filminin adını Mustafa koymuş. Yani bizden biri, sıradan bir Atatürk portresi çizecek ve resmi tarihin yanlı bakış açısını tersine çevirecekmiş.
Amaç da Ata’yı sevdirmek! Sanki Atatürk sevilmiyor, anlaşılmıyormuş gibi…
Günlerdir konuşulduğu ve içeriğindeki tarihi çarpıtmalar sayesinde yeni bir gündem yarattığı için biz de bakalım nasıl bir şeymiş bu ‘insan’ Atatürk portresi diyerek ‘belgesel’i izledik.
Tahmin ettiğimiz gibi Türk Milletinin Atatürk sevgisine ve Atatürkçülüğün devrimci özüne karşı hazırlanmış üçüncü sınıf bir propaganda filmiyle karşılaştık. Atatürk’ün hayatını anlatırken kahramanlığının, devrimci kişiliğinin ve kararlılığının üzerine mutsuz, yalnız ve psikolojik sorunları olan bir portre yerleştirilmeye çalışılmış ama bu o kadar acemice ve o kadar art niyetli bir şekilde yapılmış ki, en doğru ifadeyle sırıtmış! Yalnız ve ezik Mustafa’dan, hissiyatsız Atatürk’e Film, Atatürk’ün doğduğu andan itibaren çok yalnız bir hayat yaşadığı, çocukluğundaki mutsuzluğun ve melankolik ruh halinin de bundan sonraki yaşamına yansıdığı ve ölene kadar da aldığı her kararın altında bu yalnızlığın olduğu üzerine kurulmuş.

Can Dündar, bu fikri verebilmek için bunalımlı ve “sinir bozucu” bir atmosfer yaratarak başlamış sallamaya ve çarpıtmaya. Askeri okula gitmek istemesinin sebebini, okulda hocası Kaymak Hafız’dan yediği dayağa ve annesinin, babasının ölümünden sonra başka bir adamla evlenmiş olmasına bağlayan Dündar, filme Askeri okulda da kimsesiz, parasız, sağlıksız ve bu nedenle de melankolikleşen bir Atatürk’ten bahsederek başlıyor. Tabi ilk yıllarda kadına, eğlenceye, içkiye düşkün bir Atatürk portresi çizmeyi ihmal etmiyor ve bunu filmin sonuna kadar da sürdürüyor. Atatürk’ün hayatındaki bildiğimiz hikayeler, onun kendi ağzından aktardıkları, vatan sevgisi, kararlılığı, en başından beri kafasına koyduğu devrim programı atlanmadan aktarılıyor ama bunu yaparken bile O’nun aslında tatminsiz bir adam olduğu ispatlanmaya çalışılıyor. Dündar, “tavlada bile yenilgiye tahammül edemeyen bir adam” diyerek onun vatanı kurtarma düşüncesini kendi kişisel hırslarına bağlamaya çalışıyor.

Atatürk gemileri yakıp Samsun’a çıkmış ve boynunda idam fermanıyla padişaha meydan okurken bile Can Dündar’a göre hasta, yorgun ve ümitsiz bir adammış. Çünkü O, tüm dünyanın, halifenin ve milletin ona karşı olduğunu düşünüyormuş! Atatürk, sanki çıktığı yolun zorluklarını ve önündeki güçlükleri, engelleri bilmiyormuş gibi!

Ya da Cumhuriyet’in onuncu yıl kutlamalarında, hani “demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” diyerek meydanlarda binlerce insana coşku içinde seslendiği bir dönemde, Dündar’a göre Atatürk, “ben bir şey hissetmiyorum” diyen tatminsiz bir adammış. Özellikle ölümüne doğru sigara, içki, kahve dışında bir hayatı olmadığını ve Çankaya’da yine yalnız ve mutsuz bir adam olarak günlerini geçirdiğini vurgulayan filmde, örneğin Çankaya sohbetlerinin özünden, memleket meseleleri üzerine yapılan tartışmalardan, alınan kararlardan, Atatürk’ün içerek değil de çalışarak geçirdiği uykusuz gecelerden bahsedilmiyor. Çankaya’daki “sofra”nın “hem sığınak hem de tuzak” olduğunu söyleyen Dündar, burayı hesap sorma ve eğlence yeri olarak ifade etmiş.

“Mustafa” filmi peki bir belgeselcilik başarısı ya da geniş araştırmalara dayanan tarihi bir belge midir? Elbette hayır! Hatta bir belge bile değil, hele hele Can Dündar’ın hazırladığı, “genelkurmay arşivlerine” dayanılarak hazırlanmış, uzun soluklu bir mücadelenin ürünü, hiç değil!

İlk baskısı Türkiye’de 1998 yılında yayınlanan, Vamık D. Volkan ve Norman Itzkowıtz adındaki iki psikiyatristin yazdığı “Ölümsüz Atatürk” adlı kitabın birebir kopyasıdır. Ha belki Dündar kitabı görmemiştir, benzer fikirleri, ‘kendi özsel çalışmasına’ dayanarak oluşturmuştur (!) ama savunduğu tezler öyle pek de yeni değildir.

Atatürk, unutulmaz devrimci Hatay meselesi patlak verdiğinde-bilindik bir hikayedir-Atatürk çok sinirlenir ve “çete reisi olarak Hatay’a gidiyorum bana beş bin kişilik bir kuvvet verin” der ve tüm dünyaya ölüm döşeğinde meydan okur. Yani o yaşlı ve hasta bir adam değil o koşullarda bile kalbi vatan sevgisiyle dolu kararlı bir devrimcidir hala. Ama filmde bu kararlılığın sebebi olarak gösterilen, devrimciliği değil de, İnönü tarafından frenlenen duygusal ve hırçın bir adam olmasıdır!

Ayrıca Dündar’ın iddia ettiği gibi her şeyi bırakıp görevlerini de İnönü’ye devretmiş falan değildir En hasta dönemlerinde bile devletin başında, verdiği talimatlarla en ufak bir olaya dahi müdahale eden bir liderdir. Ancak Dündar’ın çizdiği tabloya göre O, özellikle ölümüne doğru delirmek üzere olan, psikolojik travma geçiren bir adamdır. O kadar kendine güvensizdir ki, Dündar’ın çarpıtmasına göre, gençliğe hitabeyi hazırlarken sonuna “beni hatırlayınız” gibi bir tümce eklemiş ancak yakınlarının ısrarı üzerine çıkarmak zorunda kalmıştır.

Oysa o cümleyi çıkartan, üstünü çizen Atatürk’ün kendisidir. Bunu başta yazmasının sebebi de kendine güvensizliği ya da bir gün unutulacak olduğunu düşünüp korkması değil, mütevaziliğidir. Evet yalnızca mütevaziliği… Kendini devrimlerin başındaki ölümsüz bir lider gibi değil, görevini yapan bir devrimci gibi görmektedir. Sonra, o cümleyi de çıkarmıştır çünkü buna bile gerek görmez.

“Fikirlerimi anlayın, yeter” diyen bir adamdır Atatürk.

Belgeselcilik başarısı mı, bayat tezlerin ısıtılıp önümüze getirilmesi mi?

“Mustafa” filmi peki bir belgeselcilik başarısı ya da geniş araştırmalara dayanan tarihi bir belge midir? Elbette hayır! Hatta bir belge bile değil, hele hele Can Dündar’ın hazırladığı, “genelkurmay arşivlerine” dayanılarak hazırlanmış, uzun soluklu bir mücadelenin ürünü, hiç değil!

İlk baskısı Türkiye’de 1998 yılında yayınlanan, Vamık D. Volkan ve Norman Itzkowıtz adındaki iki psikiyatristin yazdığı “Ölümsüz Atatürk” adlı kitabın birebir kopyasıdır. Ha belki Dündar kitabı görmemiştir, benzer fikirleri, ‘kendi özsel çalışmasına’ dayanarak oluşturmuştur (!) ama savunduğu tezler öyle pek de yeni değildir.

Kitap, Atatürk’ün yaşamı ve iç dünyasınının çözümlemesini Freudyan bir yaklaşımla yapmaya çalışmış, “insan” Atatürk’ü anlatan çalışmalardan biridir. Teze göre, Atatürk kederli annesiyle kederli ulusu özdeşleştirmiş ve ilk fırsatta da kendi çocukluğunun mutsuz ortamını mutlu ve muhteşem bir ortama çevirerek tarihsel arenayı kendi içsel dramının yaşandığı sahne olarak kullanmış. Can Dündar’ın müthiş araştırması işte bu teze ve bu kitaptaki ‘veri’lere dayanıyor.


Film boyunca Zübeyde Hanım’la Atatürk arasındaki duygusal bağın gücüne odaklanmaya çalışılıyorsunuz ki, kitapta da bunun uzun bir çözümlemesi yapılıyor. Örneğin Atatürk’ün annesinin ölümüne çok üzüldüğü elbette doğrudur ancak “acil görevimiz büyük valdemiz vatanı yaşatmak” diyen bir devrimcidir o. Ve filmde bundan bahsedilmesine rağmen vurgu bu duruşa değil “kederli Zübeyde Hanım”a ve ‘acılı Mustafa’ya yapılmıştır. Bu bilindik bir psikolojik harptir. Liderin kendi iç dünyası, zaafları üzerinden psikolojik bir çözümlemeye girişerek onu küçültmeye çalışma oyunu. Dünyadaki tüm devrimci liderler için buna benzer propaganda malzemeleri kullanılmış, faşist liderlerin kendi kişisel hırsları ve yetersizlikleriyle bağlantılı baskıcı davranışları, halkın güven duyduğu önderlere mal edilmiştir.

Örneğin filme göre Atatürk laikliği ilan etmiştir, çünkü bu hem annesinin o dine ve maneviyata bağlı yapısına bir karşı duruş, hem de ortaokuldayken onu döven Kaymak Hafız’dan alınan bir intikamdır. Evet bu kadar basit! Yani Atatürk’ün annesi daha çağdaş bir kadın olsaydı ya da çok laik öğretmenler tarafından yetiştirilseydi belki laiklik falan ilan edilmeyecekti!

Şeriatçıların ve Kürtçülerin Atatürk filmi Mustafa filminin yapmaya çalıştığı propaganda bunlarla sınırlı değil elbette. Fikret Bila’nın yaptığı yorum hiç de yanlış değil: “Film Kemalistleri tatmin etmeyecek, Kemal’den hazzetmeyenlerin ilgisini ve beğenisini çekecek, Vahdettin’i sevenler ve Kürtler tarafından çok beğenilecek bir film” diyor ve doğru söylüyor. Vahdettinciler filmi sevecek çünkü Atatürk’ü Samsun’a gönderen ve “memleketi sen kurtarabilirsin” diyen Vahdetinmiş! Samsun’a çıkmış çünkü işgal karşıtı bir hükümet için meclisi zorlamış, çıkardığı gazete batmış ve kalan parasını da tefeciye kaptırmış! Yani Türk Devrimi’nin başarısının ardında yatan Atatürk’ün kararlılığı değil, şartların mecbur bırakması ve Vahdettin’in büyük desteği! Dündar bunu hazırlarken “Ölümsüz Atatürk”ü değil de birazcık Nutuk’u okusaydı Atatürk’ün Vahdetin’in hainliği üzerine söylediklerini ve saltanatın kaldırılışından sonra ailesinin kökünü kazıyıncaya kadar nasıl sınırdışı edildiklerini hatırlayabilirdi belki. “Mustafa”da en çok sırıtan konulardan biri de Kürtlere özerklik meselesi. Özellikle son dönem sıklıkla yapılan bir propaganda olduğu için en alakasız yerde ve tek bir cümleyle Cumhuriyet’in ilanından önce Kürtlere muhtariyet verilmesiyle ilgili İzmit basın toplantısından bahseden Dündar, muhtemelen Erzurum ve Sivas Kongrelerini, Sevr’e karşı hazırlanan programları, Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin başlattığı Koçgiri isyanının nasıl bastırıldığını, sonraki Kürt isyanlarını ve Atatürk’ün hazırlattığı Şark raporlarını, muhtemelen yeri kalmadığı için filmde geçirememiş. Ancak şu daha büyük bir ihtimal ki, filmi izleyen ağabeyleri “Can, çok güzel olmuş tam istediğimiz gibi, ama Kürtlere özerklik vaadini unutmuşsun” demişler o da, son anda ekleyivermiş bu ucuz propaganda malzemesini.

Can’ın canı Atatürk’ü diktatör olarak göstermek istiyor Can, tabi “Atatürkçü” ve kalbi Atatürk sevgisiyle dolu bir aydın! Atatürk’ün yaptıklarını bazı yerlerde çok doğru biçimde de vermeye çalışmış ama bir yandan da O’na diktatör demeyi ihmal etmemiş. Diktatörmüş çünkü kendi heykellerini ülkenin her yerine yaptırarak kendini hatırlatmaya çalışmış. Bildiğimiz kadarıyla Atatürk heykelleri Atatürk’ün yaşadığı dönemde değil, 12 Eylül’den sonra, faşist iktidarın eylemlerini Atatürk’e mal etmeye çalışmasının bir sonucudur.( ki bu akşam tv de gelen bu soruya Can Dündar yaşadığı zamanda heykeltraşlara yaptırmıştır dediği en az 4-5 Atatürk heykeli saydı.Başta Taksim Anıtı gibi..Yani zaten buna inanıyor,inandığını gösterdi ,yanıltmadı yani bizi)

) Atatürk yaşarken sevilmeye, heykeli dikilmeye ihtiyacı olan bir adam değildi. Çünkü ülkenin dört bir yanında onu görmek için sıraya dizilmiş bir halk vardır! Dündar, Atatürk’ün tüm muhalefeti ortadan kaldırdığını, gözünü kırpmadan çevresindeki pek çok insanı ölüme gönderdiğini, bu nedenle de iyice yalnızlaştığını, mutsuzlaştığını iddia ediyor. “Otoritesi mutlak bir şef, söylediği kanun” olan bir diktatör ama yalnız bir adam!

Ve İzmir suikast girişimini ardından “devrim evlatlarını yemişti” diyor. Acaba Atatürk’ün çevresindeki hainleri ortadan kaldırmasının sebebi O’nun faşist bir adam olması mıydı yoksa çevresindekilerinin ‘adam’ ve ‘devrimci’ olamamaları mıydı? Devrim evlatlarını falan yememişti.

Devrimi yapan Atatürk’le birlikte omuz omuza çarpışan Türk Milletiydi ve ölümüne kadar uyguladığı devrim programına uyum sağlayamayan, emperyalistlerle, saltanatçılarla, Kürtlerle işbirliği yapan tüm hainlerin hiç birinin devrim mücadelesinin içinde yeri yoktu.

Sadece Atatürk’ün ayağını kaydırmaya, saltanat döneminin nimetlerinden faydalandıkları gibi yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de ‘kaymağı’nı yemeye çalışan bir uyanıklar ordusu vardı. O nedenle Atatürk yalnızlaşan bir adam değil, etrfındaki hainleri defederek yüzünü millete dönen bir liderdi. Halk mutsuz falan da değildi Dündar’ın iddia ettiği gibi. Tam tersine Türk Milletinin refah seviyesinin en yüksek olduğu yıllardır Atatürk’lü yıllar. Ama ‘Mustafa’, halkın çok mutsuz olduğunu, bunu kendisinden saklayan dalkavukların yalanlarını bir yurt gezisine çıktığı sırada isyan eden vatandaşların dilekçelerinden anladığını söyleyerek hem bir çarpıtma yapıyor hem de kendisiyle çelişiyor. Çünkü, kişi başına düşen gelirin iki katına çıktığını, denk bütçenin yapıldığını, demokrasinin temelleri atılmış olduğunu ortaya koyuyor ama halkın buna rağmen mutsuz olduğunu iddia ediyor! Sebebi? Yok! Çünkü Can’ın canı öyle istiyor!

Atatürk’ü aşağılamak çok şükür ki hala karlı değil! Şimdi günlerdir propagandası yapılan bu film, Atatürkle ilgili olduğu için, doğal olarak ve talihsizce çokça izlenecek. İnsanların zaman zaman filmi gözyaşları içinde izlediği de doğru. Ama bu gözyaşları Can’ın yaratmaya çalıştığı gibi, Atatürk’ün yalnızlığına dökülen acıma göz yaşları değil. Seyirci, ‘Size ölmeyi emrediyorum’ diyen, ‘Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir’ diyen, ‘Dağ başını duman almış’ marşını söyleyerek Samsun’a yürüyen bir Mustafa Kemal’e ağlıyor.

Dil devrimini gerçekleştiren, Hatay’a çete reisi olarak gitmekten bahseden bir Mustafa Kemal’e… Devrimci Mustafa Kemal’e…

Ve bugün soruyorlar, Turkcell neden bu filme sponsor olmadı diye. Adamlar akıllı. Milletin kalbinden Atatürk’ü silmeye çalışan bir filme neden sponsor olsunlar ki! “Biz Atatürk’ün kahramanlığını, önderliğini dünyaya tanıtmaya çalışan bir film olduğunu düşünmüştük, özel hayatına odaklanan bir filmi desteklemiyoruz” diyerek, belki ticari bir bakış açısıyla, ama doğru tavrı alabiliyorlar. Kapitalislerin bile hem fikir olduğu bir mesele. Atatürk’ü aşağılamaya çalışan bir film hala bu topraklarda şükür ki, tutmuyor ve kar getirmiyor! Can Dündar da açıklamaya çalışıyor, “Turkcell sponsor olmadı çünkü ‘inanç sahibi insanları’ rencide edebileceğini düşünmüşler” diye. (İnanç sahibi diyerek elbette şeriatçı kesimi kastediyor.)

Oysa tam tersi bu film, şeriatçı, bölücü mandacı herkesi mutlu ederek Atatürkçüleri rahatsız edecek bir film. Ve aynı zamanda da ucuz propagandaları tutmayacak, çok başarısz bir film. Bunların anlayamadığı şu ki, Atatürk’ü silmek öyle kolay değildir. Can Dündar’a Can deyince vatandaş nasıl Can Dündar hayranı olmuyor, sempatikleşmiyorsa, Atatürk’ü de Mustafa yaparak onu aşağılayamaz, sıradanlaştıramaz ve milletin kalbinden silemezsiniz. Atatürk’le faşist liderleri özdeşleştiren Can Dündar bir düşünsün bakalım Hitler’e “Adolf” deyince, ya da Bush’a “Corc” deyince bu adamlar çok mu sempatik oluyorlar. Ya da Tayyip’i sevdirmek için bin dereden su getirseniz de ona Tayyip diyerek onu sevdirebilir misiniz? Ancak aşağılamak için kullanırız bu gibi adamların ilk isimlerini. Oysa Atatürk, Mustafa Kemal’ken de, Mustafa Kemal Atatürk’ken de hayranlık duyulan bir önderdir. O, zaten insani yönleri ağır basan bir adam olduğu için vatan kurtarıcısıdır. Tüm devrimciler de böyledir, insan olmanın gereğini yaptıkları için ön plana çıkarlar. O nedenle ona ‘Mustafa’ diyerek insanileştirmiyor, basitleştirmeye çalışıyorsunuz, ama yine de hâlâ başarılı olamıyorsunuz!

... ... ...


Bu arada maildeki bilgiler size de tanıdık geldi mi..?

... ... ...

Sen sesini alıp gidince ben burda dilsiz kaldım
Ya sen bana fazla geldin
Ya ben sana az kaldım
Gitme bir adım öteye gülüm bir adımda gurbet olur
Gitme bir nefes öteye gülüm her nefes hasret olur..
(alıntı)

Çarşamba, Kasım 05, 2008

Sağlığınıza.. 1 (Thermemaris-Dalaman)


Cumartesi Hayal Sinemasında "Mustafa" yı seyrettikten sonra işe döndük. O kadar canım sıkıldı ki dün bile ara ara ve hatırladıkça yapılan haksızlığa sinirlendim. Filmden çok çoğu insanın hala filme inanmalarına aklım ermediği gibi Atatürk'ü sevmeyenlerin ekmeğine yağ sürülmesine ve böyle algılayanlara savaş açılmasına inanamıyorum.Nerdeyse filmi eleştirmeyin diyecekler. İyi de yapmak, çekmek, Ata'yı eleştirmek,gereksiz mesajlarla filmi donatmak serbest sen beğenmeyince kabahat. Bu nasıl iş böyle.Yılmaz Özdil'in yazısına buradan link veriyorum..
Biyonun da yazısı var .. Eline sağlık Biyo

Cumartesi gecesi ertesi gün için hazırlık yaptım.Deniz havlullarımızı, çantalarımızı hazırladım. Pazar günü gereken bir kaç eksik için alışveriş yapıldı.Bizim yaz sezonuna veda yemeğimizi daha önceki yazılarımda link verdiğim Thermemarishotelde vereceğimizden sabah 9 da pazaryerinde bizim işyerimizde destek olan ve çalışan hemen hemen herkesi davet ederek kalabalık bir grupla yola çıktık. Bu otel Dalaman'da havalimanın yanında..Biz Fethiyeden bir otobüsle güle oynaya,sohbet ede ede otele vardık.Burası bir termal otel olduğundan , açıkhava da kükürt havuzları ,SPA'sı olan bir sağlık tesisi gibi. Önce otelin müdürü Dr.Haluk Bey ve eşi bizi otelin imkanlarından nasıl faydalanabiliriz gibi küçük bir geziyle bilgilendirdi.Daha sonra da herkesi serbest bırakarak saat birde havuzbaşındaki yemeğe kadar özgür kalabileceklerini söyledik.Bunu söylediğim andan saat bire kadar da en çok ben bu havuzların keyfini çıkardım diyebilirim.Girmediğim kükürt havuzu kalmadı ki tam 3 taneler. Bir tane de normal yüzme havuzu vardı.Kışın kullanılabilecek kapalı havuzuna ve jakuzi ile sauna keyfini açıkçası yapmadım..Çünkü hava o kadar güzeldi ki kendimi camekanlı da olsa kapalı bir yerde tutma fikri hiç hoş gelmedi. Bu resimler benim çektiğim resimler değil ama yazıyı daha bekletmemek adına evdeki bilgisayarda kalan resimleri kullanmadım.
Öğlen bire zor yetiştim.Özellikle diğerlerinden daha sıcak olan(28 derece) doğal kükürt havuzları var ki etrafı kayalarla çevrili ve isterseniz çevresindeki çimlerde şezlonglarda güneşlenme imkanınız var.Ben en çok bu havuzu sevdim. Sanırım diğer misafirlerimizde.. Kalabalık bir şekilde girdik çünkü.Sohbet-muhabbet gırla gitti.Bunun yanında astım mağarası vardı ama kullanmaya gerek görmedim açıkçası.. Sedef hastalığı gibi cilt hastalıkları için balıklarda mevcut ama onlar özel bir bölümde. Sonra çamur havuzuna fırsat bulamadan öğlen oldu ve yemeğe geçtik. Sağlıklı ve lezzetli yemeklerle bize hazırlanan özel bir masada kalabalık şekilde yemeğimizi yedik, kadeh kaldırdık gelecek çalışmalar için. Hava çok sıcak olduğundan soğuk bira ve şarapla kutladık başarımızı..

Yemekten sonra aynen yukarıda gördüğünüz gibi çamur banyosu yaptım.Yalnız çamur banyosu kısmı ve web sitesindeki bazı havuz resimleri tesisin eski hali.Bizim gittiğimiz hali son derece modern düzenlenmiş pırıl pırıl masmavi havuzlardan oluşuyordu.Oldukça da temiz bir yer. Akşamüstü beşe kadar o havuz senin bu şezlong benim gezdim durdum. Arada kahve keyfide yaptık ve en sonunda sabahtan bize üstümüzü değiştirmek için verilen odalara gidip gün batmadan duşumuzu alıp, giyinip çıktık.

Pazartesi Mavikuş'ta Berna ile buluştuk, ordan kahve içmeye Boaters Coffee 'ye gittik Paspatura, Bernanın eşiyle de buluştuk balık pazarında.Çok güzel balıklar gelmiş, hatta hamsi vardı ama ben balık ayıklayamadığımdan alamadım.Burada nedense hamsi ayıklamıyorlar. Mumla arıyorum Balıkçı Kenan'ı buralarda. Neyse Berna ve eşi H.bey benim halimi görünce o zaman balıkları alıp bize gideriz , bize yemeğe gelin yarın akşam dediler. Ne kadar şanslıyım ki böyle arkadaşlarım var :)

Dün aslında Çağıl'ın maç günüydü ve ilkokulun bahçesindeki halı sahada maç yapıyorlar akşamları hoca-öğrenci karışık. Bizde işten geç çıkıp Çağıl'ı halı sahadan alıp eve gidip , o duş aldıktan sonra Bernalara gittik.Çok güzel bir gece geçirdik.Berna zevkli biri , neden böyle söylüyorum çünkü aileden kalma eşyalara çok değer veren ve bunu da günlük hayatına oldukça hoş bir şekilde taşıyabilen biri olduğu için onu ayrı seviyorum.

Dün gece mesela genç bir hanımın evindeyiz -bizim yaşlarda genç oluyorsun işte- ama herşey o kadar iyi harmanlanmış ki eski İstanbullu -Kınalı ada-dan olan ailesinden kalma ve en az 3-4 nesillik bir yemek takımında yediğimiz yemeklerden tutun oturduğumuz sandalyelere kadar zevkli bir ortam içinde etrafa bakmaktan , keşfetmekten keyif alarak yedik balıklarımızı ve nefis salatalar ve mezeler eşliğinde Burgaz'ın yaş üzüm rakısı da çok iyi gitti. Hele küçük ve eski ince rakı kadehinden susuz rakı içmesi beni eskilere götürdü :))Çok keyifli bir akşamdı.Okuyor mu acaba bilemiyorum ama çok güzeldi, teşekkür ederiz.. Çok şanslıyım arkadaş yönünden de görüyorsunuz..

Kendi resimlerim 2. bölümde..

Cuma, Ekim 31, 2008

Mustafa mı Mustafa Kemal mi..?


Bu film ile ilgili süper eleştiriler okumaya başladım bugün..Biz kısmetse yarın gideceğimizden şimdilik yorum yapmıyorum ama çokta merak ediyorum.Eleştirileri filmle ilgili izlenimlerimle beraber yayınlayacağım ama sizlerden seyreden varsa eleştirilerinizi yazabilirsiniz.Benim film ile ilgili ilk düşüncem şu; sanki Atatürk'ün insani yanlarını gösteren bir film seyrettiğimizde onu daha mı çok seveceğiz ya da yücelteceğiz ya da eleştirilerde yazıldığı gibi onu küçümsemek adına bir şeyler mi hissedeceğiz..Benim onun hakkında düşüncelerimi hayatta hiç bir şey değiştiremez.Ne seyredersem ve ne duyarsam duyayım. Film ile ilgili ilk düşüncem adının sadece Mustafa olmasına dair.Bence bu filmin ismi Mustafa Kemal olmalıydı..
O güzel yazıları yazan Can Dündar'ın bunu akıl edememiş olmasını düşünemiyorum...

.... ..... ....

Filmden şimdi geldim.Önce filmi izlemeden önce gelen mailler..





"Değerli Dostlar ,

Saat şu anda gecenin üçü ve bir an evvel yazmak için klavye başına oturdum...

Az önce Mustafa fiminin özel bir gösteriminden geldim Biliyorum yarın bir çoğunuz bu filme gitmek isteyecek.

Eğer Mustafa filmi Atatürk'ü anlatıyorsa , primatların yaşam belgeseli de can dündar denen satılmışın hikayesini anlatıyordur.(bu kısım bana gelen mailde aynen böyleydi ben eklemedim.)

Film en TRT nin en kötü belgesellerinden bile kötü.

İçerik yok ...

Mustafa Kemal Atatürk'ü anlatmıyor...

Filmden bazı dikkat çeken noktaları anlatmaya çalışaym..

- Atatürk karga kovalamış .

- Atatürk'ün ilk dönemlerinin referansı madam Corinne yazdığı mektuplar teşkil ediyor...

O kadar ki cepheden bile o kadına yazdığı mektuptan bahsediliyor , söz de özel duygularını açığa vuruyorlar..

- Atatürk karanlıkta uyuyamazdı , herhalde korkuyordu..

- Atatürk annesinin ikinci evliliğinden rahatsızdı o yüzden ondan kaçtı...

- Atatürk'ün arkasında uzun boylu adamların olduğu fotoğraf gösterildikten sonra , bir fransız gazetesinde ne kadar kısa olduğu vurgulanıyor...

- Atatürk kürtlere özerklik vermeyi taahhüt etmiş ve kürtlerle aykırı düşmenin ne kadar tehlikeli olduğunu belirtmiş...

- Atatürk en yakınlarını ipe gönderecek kadar acımasız bir diktatördür diyor...

- Atatürk ilk meclisi kurup dua hutbelerle açtığı halde , son bölümde dinsiz olduğu vurgulanıyor (ara yerlerde de beyinlere nakşedilmiş...)

- Atatürk Pera da İstanbul da caf caflı bir hayatın özelmi ile yanıp tutuşurken , parasızlığı nedeni ile haline
ağlamış...

- Atatürk sürekli ağlarmış...(bir çok olay anlatımında hep vurgulandı )

- Atatürk (bir fransız yazarın ağzından anlatılmış ) duygsual sorunları olan bir adamdı ...

- Atatürk son günlerini çevresinde hiç seveni kalmadığı halde geçirmiş...

- Atatürk yine son ( 3-5 sene ) dönemlerini işsiz güçsüz can sıkıntısında balolar davetler içki masalarında
geçrimiş...

- Atatürk zevki sefayı seven adammış , ama yine de memleket kurtarmış....

- Son sahnelerde adeta ocak başında çalıgıcıya kadeh kaldıran içki düşkünü bir adamın mizanseni yaratılmış...

- Atatürk'ün vurdum duymazlığı nedeni ile Anadolu da halk aç sefil kalmış , yolsuzluk hırsızlık almış
yürümüş...

Halk Atatürk e sevgi yerine şikayetlerde bulunuyormuş..

- Atatürk bir gazeteye sahte isimle İsmet İnönü hükümetine yönelik Hatay konusu için eleştiri yazısı
yazmış...

Şu anda aklıma gelmeyen daha niceleri..."


2. mail...gönderilen ilk maile gelen cevaplardan..

"Ben de ilk gün koşa koşa filmi görmeye gidenlerdenim ve hiç beğenmedim. İzleyen arkadaşlarım da aynı fikirdeler. 29 Ekim gecesinden beri gazetelere yazıyorum, todayszaman'a da ingilizce yazdım.

Gönderdiğin mesajdaki herşey doğrudur.

Bütün bunlar dahi kabul edilebilirdi ancak tek bir şartla:

Atatürk'ün dehasını olduğu gibi yansıtsaydı, hakkını verseydi aşağıdakiler gözüme görünmezdi.

Bakınız filmde neler oldu.

Uzun uzun anlatılarla Trablusgarp'da görev aldığı söylendikten sonra birden kendimizi İç Anadolu'nun Bozkırlarında bulduk. Bir çırpıda Kurtuluş Savaşı bitiverdi. Sonra döndüüük Çanakkale'ye. Kafalar allak bullak. Sebep sonuç ilişkisi sıfır. Oysa anlam ne yaptığınla değil sorunla nasıl mücadele ettiğinde gizlidir.

Hiç değinilmeyen gerçekleri yazıyorum.

57. Alay'ın destanı ve Atatürk'ün "Sizleri ölmeyi emrediyorum!" sözü yok. Onun yerine "Sevgili Kolin, bilirmisiniz askerlerim dinleri yüzünden korkusuzca ölüme gidiyor" gibi bir laf va. Yani Atatürk'ün işi kolaymış gibi göstermeler. Sonra Yabancıları gözyaşları içinde bırakan Çanakkale'de taşlara kazılı o ünlü cümlesi "Ey anneler, çocuklarınız için üzülmeyin onlar bizim bağrımızda huzur içinde yatmaktadır" şeklinde özetlenebilecek sözleri yok! Bunu hümanist ve yurdundan (Selaniğinden) koparılmış, özlemi ve barışı içine sindirmiş bir deha söyleyebilir. Dündar es geçmiş bunları. Kongreler YOK! Kurtuluş Savaşının Zorluğu YOK! İstabulu'un işgalindeki o bağrı yana yana dimdik duran o cümle :"geldikleri gibi giderler" YOK! (ben bu cümleyi filmde İzmir' e Yunan İşgali karşısında yaverine söylediği zaman duydum..! A.Krep)

Bu mu nesnellik?

Var olanı söylese yeterdi. Dündar Efendi kime yaranacaksa ona yaranmayı seçmiş daha en başından. Tek damla göz yaşı dökmedim: yani duygulanmadım. Bu hissizliği vereceğini elbette biliyor Dündar efendi. Niye yapıyor böyle? Cevabını bilen bilir. Şimdi gitmeyeceksiniz filme, o zamanda Türk milleti Atasına ilgi göstermedi olacak. Ne talihsiz bir ulusuz. Şindler'in Listesinde nihayetinde kahraman bir fabrika patronuydu ve nasıl sunuldu dünyaya hatırlayın. Herkes ağlıyordu filmde. Atatürk bir devlet kurdu ama ismi lazım değil bir belgeselci onu, o dehşetengiz dehayı ne hale getirdi. Soğan cücüğü kadar kalmış bir filimdir, esasın yanında. Ayıptır.

Biz bu ülkede vergi ödeyenler, hepimizin ötekine hakkı geçmiştir. Ben Dündar'a hakkımı helal etmiyorum, haram ediyorum. Atatürk'ün destansı mirasına layık olamamıştır kendisi.

Dostlara selam ederim."

Gelelim benim yorumuma..

Arkadaşlar, ben filmin özellikle 2. kısmına dayanmaya çalışarak, hop oturup hop kalkarak sinema da ara ara söylenerek sonuna kadar izledim.Yanlız filme 10 dakika geç girdiğimizden başındaki kısma eleştiri getiremeyeceğim.

İlk kısımda suya sabuna dokunmadan ülkenin kurucusunun kişiliğini! anlatmaya çalışan bir belgesel çekilmeye çalışılmış havasındaki film ikinci kısımda birden coşarak sanki bunlar araya katılmasa bir yerlerden tepkiler alınacakmış gibi tamamıyla mesajlarla dolu.

Bir kere salonun çoğunluğu çocuktu,ilköğretim yaşında çocuklar.Film Atatürk adına olunca evdeki anne de iki kardeşi yalnız yollamış ama burada kim kendine gereken başarıyı çıkarır artık bilemiyorum (bu politikayı çocukların beynine sokmaya çalışanlar olsa gerek) çocukların ve bilmeyenlerin kafasında gerçekten bir işe yaramayan cumhuriyet (!) ilan eden bir lider ile karşılaşıyorlar.Hani abartmayı sevmeseler(!)de Atatürk cumhuriyeti ilan ettiğine pişman olarak son yıllarını geçirmiş diyecekler.. Benim de filmden çıkardığım özet bu.

Gayet kötüydü..Verilmek istenen mesajları anladığım zamanda midem bulandı.Yazıklar olsun. (Uzunbey'in söylediklerini yazamıyorum yani anlayın artık)

Not: Hatırladıkça yazacağım..

Hayatının cumhurbaşkanı olduğu dönemi hep yalnız geçmiş.Bütün hayat yoldaşlarını kaybetmiş.Mutsuz ve yalnız kelimesi o kadar çok tekrarlandı ki ben o arada hayatını iyi bilmesem İnönü dahil herkese uzak geçtiğini ve kendini güya teknesinde ve sarayında inzivaya çekildiğini bunun tutsaklık olduğunu sık sık vurguladılar.

Binlerce kitap okuyan bir insanın nedense bu özelliğinden nerdeyse hiç bahsedilmemiş.

Yabancı gazetede yayınlanan yazılardan seçtikleri hep olumsuz örnekler..Koskaca dünya basınında onunla ilgili bir tane olumlu haber bulamamışlar sanırım.. Özellikle Fransız gazetesinde çıkan felç olmuş haberine kendini kapattığı sarayından özellikle Hatay için gitmesi.. İyi de bu kadar çok kişiliğiyle ilgili bir film yapmak istiyorsan neden filmin en son ve en vurgu yapılan yerlerinde özellikle son kısımlarında Hatay konusunu bu kadar gündemde tutuyorsun..? Bundan sonraki planlar yoksa o bölge ile mi ilgili Can Dündar..? ..! Birde özellikle merak ettiğim bir kelime tekrarlaması var ki onu özel olarak sormak istiyorum hatta sitesinde soracağım kendilerine.. Senaryoda ve filmde ( ikisi de aynı şey aslında) kaç kere RUMELİ kelimesi geçiyor..? Biliyoruz ama niye bu kadar vurguladınız..? Evet farkındayız Rumelili olup Anadoluyu kurtardığını.. (Filmin tek güzelliği Rumeli müziğiydi aslında)

Gerçektende hiç amaçsız Anadoluya gitmiş ve Samsun kelimesi bir kere geçti sanırım. Sivas bir kaç kere ,Erzurumu ben duymadım, ya da kaçırdım.

En kötüsü halkını bu kadar seven bir liderin hep yalnız ve kendini içkiye vermiş bir şekilde yemek sofralarında hayatını geçirmesiydi ki bu yemek sofraları için bir cümlede kullanılan kelime onun için" tuzak" olarak nitelendirilmesiydi. Yemek olayı bir insan için neden tuzak olsun ki ben bile bu cümleyi çözemedim.Çözen varsa söylesin lütfen.

Nedense bir evlatlığından bahsedilmiş, diğerleri es geçilmiş.Hatta tek adını sık duymadığımız ya da iddia ediyorum ki belki de ileride başına problem oldu da ondan bahsedildi diye bile düşündüm.( Nasıl duygusal irdelendiyse artık bu özellikleri-nedense sadece dinsel ve batan tarafları irdelenmiş, insani yönleri unutulmuş Mustafa'nın.)

Bir kere daha izlesem kesinlikle bu şekilde olumsuz en az 20 madde daha bulabilirim sizlere.. Sanki özellikle cımbızla çekip çıkarsanız bu kadar olur.Zaten yapmışlarda. Yani özellikle yaptıklarını düşünüyorum.Kim ne derse desin.

Bize anlatılanların ,kitaplarda yazılanların bir kısmını dahi anlattığına inanmadığım Atatürk hakkında izlediğim bir film ancak bu kadar basitleştirilebilirdi..

Benim size tavsiyem okuyun, elinize geçen herşeyi okuyun ve hayatıyla ilgisi olmayan bu tarz duygusal anlamda insani "Mustafa" yalanlarına kanmayın. Mümkünse de filme çocuklarınızı götürmeyin.Özellikle küçük olanları.

Bu konularda..
İlknur Güntürkün Kalıpçı 2004 Uludağ Üniversitesi Yayınlarından çıkmış "Her Yönüyle İnsan Atatürk" kitabını öneririm..


Maillerde kişilerin adlarını saklı tuttum.Kendileri arzu ederse yayınlayabilirim..

...

Aslıcinde gördüm dün bugün de maili geldi.. Bir Bekir Coşkun yazısı..

Atatürk Mustafa'yı görse!
Bekir Coşkun'dan arşivleri girecek bir yazı..
'Mustafa' filmi tartışmaları sürerken, Bekir Coşkun'dan konuya iişkin harika bir yazı geldi. Bakın Coşkun Atatürk ve İsmet Paşa'yı nasıl konuşturdu!
Atatürk 'Mustafa'yı görse...
DİYELİM ki Atatürk beyaz atının üzerinde çıkageldi, yanında İsmet Paşa, komutanları, yaverler...
Aşağıda Cumhuriyet Bayramı ve herkes "Mustafa"yı seyretmek için kuyruklarda.
Atatürk, İsmet Paşa'nın kulağına eğilerek:
"Şu arkada, elinde bazuka gibi boru olan, topçu neferi midir?.."
İsmet Paşa:
"Hayır Gazi Hazretleri, o Can Dündar, muharrir... Elindeki kamera aleti, hususiyeti sinema çeker..."
"Niye atlarımızın kıçını çekiyor?.."
"Buna 'insani boyut belgeseli' diyorlar..."
Ata:
"İlke ve inkılaplar yönü ile de belgesel imal ederler mi bu fikriyatta olanlar?.."
"Sponsor lazım..."
"Sponsor bir nevi milli şuur gibi bir şey midir?.."
İsmet Paşa:
"Hayır Gazi Hazretleri, parayı veren... Parayı kim veriyorsa, şuur o cihette nüks etmektedir..."
Atatürk:
"Pekiiii... Aziz milletimiz sinemaya girip, aziz askerlerimizin cephelerde elde ettikleri muazzam zaferleri vefa hissiyatları içinde mi seyretmekte?.."
İsmet Paşa:
"İnsani yön belgeseli hesabıyla bakmaktadırlar, gece karanlıkta önderimiz ne yapmakta..."
Ata:
"O karanlık gecelerde uykusuz kalıp bir hür vatan yaratma sancılarımın acısını anlamışlar demek ki..."
İsmet Paşa fısıldayarak:
"Hayır, bir oturuşta büyük rakı içtiğiniz, gece karanlıktan korktuğunuz ima edilmekte..."
Atatürk hüzünle:
"Buna asıl aydınlıktan korkan hilafetçiler sevinecekler... Onlar hálá dergáhlarında oturuyorlar mı İsmet?..."
İsmet Paşa:
"Hayır Gazi Hazretleri, devletin tepesinde oturuyorlar..."
"Peki, Cumhuriyet Bayramı diye neyi kutlamaktadır bu millet..."
İsmet Paşa:
"Cumhuriyetten geri kalanını..."
Atatürk, atını çevirir:
"Gidelim Paşa..."
.... .... .....

Ekşidekilerde süper .. Özellikle 45. maddeden itibaren okuyunuz..

... ... ...

Reha Muhtar yazmış..

CAN DÜNDAR’A...

Gala davetiyesi gelmiş ama ben göremedim ve fakat zaten o gün gelemeyecektim...Her belgeseli olduğu gibi, Mustafa belgeselini de oya gibi işlediğini bilmekteyim...Bir ufak kuşkum var ki filmi görmeden sana söylemeliyim...Bu soru aynı zamanda filme gitmeye hazırlanan her insanın merak edeceği bir sorudur...

1) Kesinlikle aynı düşünüyoruz, insanlar putlaştırılmamalı, insanî özellikleri, zaafları ortaya konmalı...

2) İnsanlar etten kemikten insan gibi algılanmalı, yalnızlıkları, korkuları, içtikleri rakıları, kırdıkları potları da milyonlarla paylaşılmalı...

3) Devir öyle bir devir, hayat ve insanlar artık şeffaftır...

***

4) Ve fakat içimi fena halde kaşıyan bir korkum, bir ürpertim var...

5) İnsanî zaaflar ya da özelde gizli kalmış hayatlar ortaya çıktığında, bütün bir hayatı etkisi altına alırlar...

6) Bir gün birisi Can Dündar’ın belgeselini yapacak olsa, sen hangi yaptıklarının senin isminin haksız yere önüne geçmesini istemiyorsan, sen de bir başkasının belgeselini yaparken, bazı özel ayrıntıları o kişinin özelliklerinin önüne geçirmeyeceksin...

***
Anlatabildim mi bilmem?.. Çok yakında ne anlatmaya çalıştığımı sanırım anlatabileceğim...

...
Yorumlardan gelen öneriye göre..( Sevgili Enne ve Sevgili Başak teşekkürler..)
Yiğit Bulut'un konuyla ilgili iki yazısı..
Yiğit Bulut
Yazara ulaşmak için : ybulut@gazetevatan.com
Çocuklarınıza “kesinlikle” seyrettirmeyin!
Can Dündar kardeşimizin yaptığı “belgesel” hakkında yazılıp, çiziliyor, herkes bir şeyler söylüyor...

Söylüyor ama kimse “nedenleri” sorgulamıyor?

Aynen daha önce “psikolojik savaş dinamiği içinde sorduğum” Ali Kırca, o kaseti neden yayınladı sorusu gibi şimdi de soruyorum: Bu belgesel neden yapıldı?

Yapanın “sağdan”-“soldan”, “bizden”- “onlardan” gibi ayrımlar içinde sınıflanması hiç önemli değil, herkes herkese karşı “bu savaşın” tekniklerini kullanabilir!

Şimdi cevap arayalım bu belgesel “neden” yapıldı?

Net bir cevap vereceğim ama ilk etapta “okuyucularımdan” gelen yüzlerce “mesaj” arasından birini “bilinçli kesim” olayı “nasıl görüyor” örnek olsun diye aynen aktarıyorum,

“...Dün akşam Can Dündar’ın “Mustafa” belgeselini izledim. Ve açıkçası çok üzüldüm. Çünkü Atatürk yalnız ve umutsuz, kadınlara zaafı olan, yaptıklarından pişman biri gibi anlatılmış. Gerçek Atatürk düşündüğünüz kadar da mükemmel değildi, sıradan ve hatta hatalar içinde geçmiş bir hayatın pişmanlıkları içinde yalnız bir yaşam sürdü denilmek istenmiş... Peki, sıradan bir insan gibi gösterilemeye çalışılan Mustafa olmasaydı, “Atatürk” olmasaydı ne olurdu, biz olur muyduk bunu hiç düşünmemişler mi... Atatürk olmasaydı, din ve maneviyatı, akıl ve mantıkla böylesine bağdaştıran bir başka insan olabilir miydi? Ülkemiz ve milletimiz üzerinde asırlarca oynanmış haksız, ahlaksız senaryoların tortularından kurtulabilir miydik? Türk milleti için kusur olarak gösterilen haksız-yersiz-kasıtlı- mantıksız iddia ve kanaatler sonuna kadar yerinde kalmaz mıydı? Cehaleti yenmek için tek dayanağımız olan Türk alfabemizden mahrum kalmaz mıydık? Sanat ve sanatçının değeri bugünkü değerine gelebilir miydi? Kısacası biz, biz olabilir miydik? Büyük bir kıvançla izleyicilerle buluşturdukları bu belgeseli bırakın çekmeyi düşünme şansları olabilir miydi? Belgeseli kurgulayan, üzerinde çalışan emektarlar bunları düşünememişler mi? Bu belgeselle, Atatürk’ü sevmeyen, tanımayan, karalayan insanların ekmeğine yağ sürülmemiş mi? Yazıklar olsun! Bu ülkenin ekmeğini yerken, bunları yapanlara tek kelimeyle yazıklar olsun...”

Sevgili dostlar, sizlerden bana konu hakkında “ulaşan mesajlardan” en kibarca yazılmış “olanını” seçmeye çalıştım. Tepki çok büyük. Yapılanın “nasıl bir psikolojik harekat olduğunu” anlayanlar için atılan adım “aşırı cüretkar” ve durum çok vahim!

Neden yapıldığına gelince...

Daha önceki yazılarımda bahsettim. “Ortadoğu’ya yerleşip, orayı kendilerine çiftlik” yapmak isteyen emperyal güçler, 1997 yılında “Yeni Bir Yüzyıl İçin Strateji” belgesini yayınladılar. Bu belgedeki “en belirgin” hedef Türkiye’yi dönüştürmek ve “kendilerine engel gördükleri Türk Silahlı Kuvvetleri’ni” bölgede “iş yapamaz” hale getirmekti. Yıllar sonra yaşanan “çuval geçirme” ve özellikle 2003 sonrası “içeride Türk Silahlı Kuvvetleri’ne artan” saldırılar da “bu stratejinin” gereği atılan adımlardı. Aynı anda “Atatürk ve devrimlerine de” her yönden korkunç bir saldırı başladı....

Sevgili dostlar, bu belgesel “Atatürk’ü Türk halkının gözünde küçük düşürme çabasının” son ürünü...

Daha açık yazayım Süleymaniye’de “askerlerimizin” başına çuval neden geçirildiyse, Başkomutanları hakkında da aynı stratejinin gereği bu film çekildi!

Sonuç: Bu belgeseli seyretmeyin, seyredecekleri engelleyin ve en önemlisi asla çocuklarınıza seyrettirerek “şuuraltlarına Atatürk’ü küçük düşürücü tohumlar atılmasına” izin vermeyin!

Son söz: Bu filmi çeken bir “basın mensubuysa”, ben “olmaktan” utanıyorum! Yazıklar olsun!


Yiğit Bulut
Yazara ulaşmak için : ybulut@gazetevatan.com
Atatürk’ün başına “çuval geçirme” denemesi!
Sizlerden gelen mesajları, tepki dolu satırları açmaya yetişemedim. Dün yazdığım Mustafa “sözde belgeselini” eleştiren yazım sonrası, benden çok daha iyi “kaleme alınmış” ifadeleriniz bana ulaştı...

Bütün tepkilerin ortak vurgusu “yapılanın bir psikolojik harekat stratejisi gereği olduğu ve TSK’nın başına çuval geçiren merkezler tarafından örgütlenmesi” tezimde odaklanıyordu...

Evet, bu tezi abartmadan, eldeki bütün verileri gözden geçirerek ortaya attım...

Yapılan “belgesel” falan değil, “iyice yıpratılan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, son hamlede Başkomutanı’nın” başına çuval geçirilmesinin denenmesidir...

Ne tesadüf değil mi! Taraf gazetesinin, “son dönemlerin en kapsamlı terörist saldırısı sonrası”, başlattığı “Türk Silahlı Kuvvetleri saldırıyı biliyordu ama bir şey yapmadı” propagandasının hemen arkasından, “Atatürk zaten çaresiz, her şeyi bilen ama yapma gücü ve isteği olmayan bir adamdı” diyen bu “sözde belgesel” ortaya çıktı !

Sevgili dostlar, Türkiye’yi “dönüştürüp”, “hamura katmak”, “yeniden değerlerini tesis etmek” isteyen “merkezler” o kadar yol almışlar ki son hamlelerden birini “yapmaya” karar veriyorlar ve bu film ortaya çıkıyor. Bir Belgesel “deyip-geçmeyin”! Bu çok cüretkar ve “tam yerine odaklanmış” aşırı profesyonel bir deneme!

“Aşırı profesyonel” ifadesini “çok bilinçli” kullandım. O kadar “net psikolojik harekat” detayları var ki “bu belgeseli ben çektim” diyen arkadaşın düşünemeyeceği “incelikte” işlenmiş, bütün bu detaylar!

Annesi-babası ne kadar tersini “söylerse söylesin”, bu filmi izleyen 10 yaşında bir “çocuğun” şuur altına atılan “Atatürk ile ilgili” tohumlardan bir daha kurtulması mümkün değil. Burada gözden kaçırmamamız gereken bir detay var bilinçaltına yapılan “tohumlamaya” karşı, bilinç düzeyinde yapılan “her karşı atak” anlamsız kalır!

Daha açıkçası, sakın şöyle düşünmeyin çocuk istiyor, filmi görsün de sonra ben “yanlış” olduğunu anlatırım! Anlatamazsınız!

ANLATAMAZSINIZ!

Bilinçaltına işleyen “işe yaramaz Atatürk” imajı, yıllarca “tepkisiz” kalıp, yıllar sonra başka bir olayla “bilinç düzeyine” gelebilir... Film de bu yüzden çok tehlikeli. Büyük istihbarat örgütlerinin çok sevdiği “subconscience” teknikleri kullanılmış...

Sevgili dostlar, konuyu fazla uzatmayacağım...

Eğer bu film “bir gazetecinin” saf ve temiz duygular ile kaleme aldığı bir metnin, gerçekler ile harmanlanarak “belgesel” haline getirilmesi olsaydı hatta “zararsız hatalar” yapılmış bile olsaydı meslektaşımız “kazanç sağlasın” diye seyredilmesini desteklerdim.

Ama burada durum son derece farklı... Eldeki malzeme “çok uzaklarda-çok profesyonel” masalardan çıkmış bir “yapım” ve taşıdığı “inanılmaz zehirli” mesajlar ile karşı karşıyayız. Burada bize düşen “gerekli tedbiri” almak ve “bu filmi seyretmeyin-seyrettirmeyin” kampanyasını “yaymak”. Evet, sizlerden ricam bu sözde belgeselin 7-18 yaş arasındaki “her Türk çocuğuna-gencine seyrettirilmemesi” dinamiğine katılmanız, destek olmanız...

Belki “profesyonel” kadrolarla karşı karşıyayız ama bence bu arkadaşlar Türk halkının “kolektif” bilincini-bilinçaltını fazla hafife almasınlar... Benden söylemesi...
..... ....
Bu konu burada bitmez! Mustafa filminin web sitesine de eğer koyarlarsa güzel bir eleştiri yazısı yazdım..(Yayınlamışlar..)
Asortik Krep
Filmi seyrettiğim gün Can Dündar'ın belgeselciliğinin ve insanlığının bittiği gündür! Hangi amaç uğruna bu filmi çekerse çeksin affedilmez bir hatadır. Arşivleri doğru kullanıp yayınladığından bile şüphe etmeye başladım. Tarih bizi haklı çıkaracak ve seneler sonra insanlar Can Dündar' ı o güzel hayat yazılarıyla değil Atatürk'e ve onun milletine yaptığı bu hatayla anımsayacaktır. Hakettiği gönüllerde yaşasın başarısını , gün gelince tarih bunun hesabını sorar nasıl olsa...
02-11-2008
... ... ...











Perşembe, Ekim 30, 2008

Merhaba :)


Yazmak hayatımın merkezi olmuş uzun zamandır ve yazmadan duramayacağımı anlayınca daha fazla ertelemedim .Nedenleri ve niçinleri bende saklı kalsın..
... ...
Geçtiğimiz sabah erkenden Uzunbey beni uyandırdı ve sabah misafiri istermisin sana İngilizleri getiriyorum dedi .. Yukarıda resmini gördüğünüz Ares (kendileri bizim evin küçük oğlu olurlar arife gününden beri ) 'i Uzunbey sabah gezmesi için sabah 6 da dışarı çıkardığında 6 komşu İngilizi görür.Daha ilk defa alacakları evin anahtarı için transfer arabasıyla havalimanından saat 4 te geldiklerinden ve anahtara ulaşamadıklarından boş evlerine bir kez olsun girememişler, artık serinleyen Fethiye sabahının ayazında görevliyi üstlerindeki montlara sarılarak beklemeye başlamışlardır.Uzunbeyin eve getirdiği bu gruptan 4 hanıma bizim evde, diğer 2 beye de evlerinin önünde çay-kahve-kek servisi yaptık. Telefon edip anahtarcı çağıran Uzunbey'e de minnattar kaldıklarından ve yaklaşık yarım saat onları sıcak bir ortamda Türk misafirperverliği ile ağarladığımız için bize biraz önce eve gelirken aldıkları gümüş resim çerçevesini hediye ettiler ..
Uzunbey arabayla beni bıraktığında havuzbaşında ( evet hala havalar burada çok güzel ve havuz keyfi yapılabiliyor) yolumuzu gözlediklerini farkettim.Onları davet eden Uzunbeydi ama çerçeveyi de ben kaptım :)) İnsanlığım memleketi yok. İngiliz komşularımla gül gibi geçinip gidiyoruz :)
Ares (Mitolojide Savaş Tanrısı ama kendileri çok yumuşak ve dost canlısı :)) Henüz 3 aylık.


Görüşmediğimiz zamanlarda ev yapımı vişne likörüyle Şeker Bayramını kutladık.


Balkonun her yanını saran sarmaşık ve çiçeklerle keyif yaptık bol bol.


Özellikle Ares geldiğinden beri Uzunbeyle bol bol yürüdük plajda.Her fırsatta özellikle bayramın sıcak günlerinde kendimizi kumsala attık.
Hatta 4. günü ben resimde gördüğünüz Kargı Plajında denize girdim :)

Kargı-Karataş Plajı
Üzümlü
Üzümlü'de bir dostumuzun evinde barbeküye gittik..Üzümlü Çimento fabrikası konusunda gelişmeler var..Daha ayrıntılı yazacağım sonra.
Fethiye'de de fırsat buldukça yürüdüm sahilde..
Sahili mesken edinen pelikanlarımıza turistler bayılıyorlar, resim çektiren mi istersiniz, elleriyle besleyen mi..?

Dalaman Termemaris

Çok güzel ve bize yakın bir termal otele gitmiştik 3 sene önce. Yine bir vesileyle bir gün uğradık, tavsiye edebileceğimiz oranda yeniliklerle yine ordalar ve bu yakınlarda bir günümüzü geçirmek için yine ziyarete gideceğiz.

Ayrıntılı bir yazıyla anlatırım daha sonra.. Kükürt havuzlarını da.

Thermemaris Hotel- Dalaman Havalimanı yanı.


Yine bir değişiklik olarak Ölüdenizde de bir bagaj satışı başlattık.Bu sefer geliri Ölüdeniz İlk Öğretim okulu yararına..Her ayın ikinci pazarı Hisarönü Pazaryerinde Ölüdeniz car boot satışı var :)) İlk satışlar çok güzel geçti tam olarak 55 araba katılımı oldu.



Mavi Kuş gönüllüsü olarak satışlarda bulunduk.Benim arabayla gidip , 2. el eşya satıp kazandığımız paralarla burslu öğrencilere bağış yaptık arkadaşlarla.. Resimde Mavi Kuş Gönüllülerimizden Pera Organizasyondan Hilkat ve Ersin İnan' ı görüyorsunuz.Ayrıca DerinSu -Fatoş'un kızı)- da bana hem satışlarda hem de Ares'e bakarken yardım etti.

Bayramda keyif yaptığımız SunSet Restaurant ve cafeden görüntüler.. Koca Çalış'ta.

Koca Çalış'ta her zaman kahve içmedik tabii ki bu resimlerin biralı ve patates cipsli olanları da mevcut.
Bu not Fethiye ve civarindakiler için..Her ayın ikinci pazarı Hisarönünde Car Boot, son pazarı da Çalış 'ta Çalış Karnavalı için yapılan Car Boot var !

Cuma, Eylül 26, 2008

veda..

Merhaba :)

Bu sizlere ve bloğa son yazım.. Artık buralarda olmayacağım.Teşekkür ediyorum beni yalnız
bırakmayıp arayıp soranlara. Hayatımın çok önemli bir devresine tanıklık eden bu yazıların kapanmasına içim elvermedi.
Elveda..

Cuma, Eylül 19, 2008


Dün bir ara büroda otururken dışarı çıkıp denizi görmek istedi canım..Yani gönlümün sesi öyle dedi :) Ben de dururmuyum? Koştum gittim önce bir kahve söyledim kendime sonra gönlümü hoş ettim.Burcuyu da aradım.Konuştuk biraz.Bana iyi geldi telefonla konuşmak..Etrafı seyrettim.Fincanında resmini çektim ki keyfime tanıklık etsin :))

Oturduğum yer Boğaziçi..Yalnız sayılırdım, çevremde turistler vardı keyif yapan ve esinti dün beni hiç yalnız bırakmadı :)



Birde dalgaların sesi vardı ki onu anlatmam mümkün olmaz ancak yaşamanız lazım :))

İşte böyle.Dün kendi kendime yaptığım küçük kaçamak bu.Bugün sesim farklı kalktım.Dün akşamdan burnum akmaya başlamıştı zaten.Sabahtan beri grip için ilaç alıp duruyorum.Hani şu suya atılanlardan.

Bugün Mavi Kuş'ta Nuri Kurtcebe var misafirimiz.Sohbet için gelecek. Daha önceden kitap imzalatmıştım kendisine..Bugün de sohbet edeceğiz dernekte.- Kendisinin Kurtuluş savaşı konulu çok hoş bir çizgi romanı var-Tavsiye ederim.Zamanında Nazım Hikmet'in yazdığı Kurtuluş Savaşı Destanını çizgi roman şeklinde okuyabiliyorsunuz.özellikle çocuklar için ve o güzel insanların gerçek öykülerini canlandırılmış olarak görebiliyorsunuz.Biraz sonra derneğe geçeceğim.

Fincan ve tabağı bu .Benim her fincanda çıkan kocaman balığım yine çıkmış.Hatta balina bu bence :)) Kısmetliyimdir zaten her zaman :))

Çarşamba, Eylül 17, 2008















Kaleden Fethiye görüntüsü..
Pazartesiden bu yana ev ve is disinda az degisiklikle idare ediyoruz.Sadece dün aksam bir misafirim ve arkadasiyle yemek yedik.Çok verimli gecti diyemeyecegim ama bu bir veda yemegiydi ,yapilmasa olmazdi.
Bugün evde temizlik günü ama benim temizlik yapacak kadar keyfim yok. Sabah 10 dan beri netteyim.Yapmam gereken isler var ama yapamiyorum..

Asagidaki tepsi Hatice Teyzenin tepsisi..Ben gittigimde bana bununla servis yapar sevdigim için..Buna benzer Çatalcadaki dedeevinde vardi hatirladigim..Onun için seviyorum sanirim.Eskiyi seviyorum zaten. Eskileri, eski evleri eski olan herseyi :)



Daha sonra keyfim gelirse yazarim belki.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Pazar günü Çağıl 'ı dershaneye gönderdikten sonra Uzunbey pazara gitti.Bende balkona kahvaltı hazırladım. Öğlene kadar orada balkon keyfi yaptık ve daha sonra mahalleden bir yerden aldığı gübreyi bahçede çiçeklere ve ağaçlara dağıttık. Acemi işi ama..Öyle diplerini çapalayıpta koymadık yani..Aslında mutfakta işim vardı ama bir ara salondaki kanepe de uyuya kalmışım..Artık erken kalkıyoruz ya.. Derken Ahmet Beylerin bize uğrayacağını söyledi Uzunbey. Yakın dostlarımızdır :) 3 kişi deniz dönüşü uğradılar balkonda Türk kahvelerimizi içtik..Biraz sohbet ettik.Daha sonra da yemek yediğimiz gibi kendimizi sahile attık.Yine orada buluştuğumuz Ahmet Beylerle çay içtik beraber.


Bu gece aslında hem bir partiye davetliydik hem de Klasik müzik konserine gitme planımız vardı.Biz yukarıda resmini gördüğünüz Likya Amfitiyatrosunun içindeki konsere gittik.Keman virtüözü Cihat Aşkın ve Anadolu Oda Orkestrasının konseri vardı. Çokta güzeldi :)) Hatta tadına doymadık ama nedense buraya gelen sanatçılar pek bis yapmaya ya fırsat bulamadan ellerine çiçekler verilip hızlıca sahneden yollanıyor ya da kendilerinin niyeti olmuyor.. Güzeldi ve tadı damağimizda kaldı konserin :)) Konserden çıkıp çay içmeye bir cafeye geçtik ama servis iğrençti ordan da waffles yemeye geçtik Çarşı caddesinde yeni açılan bir yere..Waffles'cm
Resimdekinin ikiye katlanmış halini düşünün,yaklaşık bu görüntüde idi..Ordan bir de köfteci yapacaktık ama bu gecelik yeter deyip evlerimize döndük.. Uzunbey'in bilgisayarda işi vardı onu beklerken uykum kaçtı ve bu saat oldu hala burdayım.
Bu gece ayağım daha önceki gece yürüyüşten yara olduğundan yürüyemedim fazla ama artık her gün biraz yürümeye çalışıyorum :)
Yarın(bugün) işteyim.